AGUNews

Şubat 2026, Sayı 101

Ve Oscar Ödülü Kazananı: Akademi Ödülleri

Ve Oscar Ödülü Kazananı: Akademi Ödülleri

Önümüzdeki mart ayında düzenlenmesi planlanan Akademi Ödülleri'nin (Oscar) sinema sektörü açısından nasıl değerli bir yerde olduğunu hepimiz biliyoruz; peki, bu ışıltılı törenin işleyişinde madalyonun öteki yüzünden ne kadar haberdarız? Bugün kısa bir kurguyla film sektörünü “aydınlatan bu görkemli dolunayın(!)” karanlık yüzünü aktarmaya çalışacağız.

Biz kimiz? İlki, yazının aldığı pozisyon itibarıyla yazarın -bendeniz- ortaya koyduğu karakter; diğeri ise aynı yazarın geçmiş ve gelecekteki yazılarında Oscar'a yapar olduğu atıflar dolayısıyla ortaya çıkan karakter. Bizce bu iki karakter birbiriyle sessiz bir çelişki içinde. Elma ile armut yani. Anlaşılan o ki bu yazı bir özeleştiri yazısı olma niteliği de taşıyor. Aşağıda öne atacağımız düşünceler fazla dramatik bulunabilir ve birçok tartışmayı beraberinde getirebilir; bu sebeple bize katılmayan herkesi, yazara ulaşmak suretiyle tartışmaya çağırmaktan mutluluk duyarız.

Durum: Sinema sektöründe adını duyurmak demek Oscar'la anılmak demek ve Oscar almak demek sinema tarihinde kendine kalıcı bir yer kazanmak anlamına geliyor. Nitekim Oscar’a aday gösterilmek ve bunun da ötesinde bir Oscar ödülü kazanmak oldukça zor...

Soru: "Ama kim için?.."
Tanım: Ürün (isim): 1. Türlü endüstri alanlarında ham maddelerin işlenmesiyle elde edilen şey. 2. Sanatçının ortaya koyduğu eser.

Amerikan rüyası, herkesin her şeyi başarabileceğine olan inancın süslü bir pazarlamasına denk geliyor. "Bir şeyi başaramamanın sebebi ya yeterince çaba harcamamak ya da sanıldığı kadar istememektir." Süslü diyoruz çünkü Amerikan rüyasında mutlak anlamda bir çıkmaz yoktur, daima aşılmaz bir duvar; geniş ufukların, vaatkâr geleceklerin resimleriyle süslenir ve varlığı hissettirilmez. Elbette bu rüya gerçekle bağdaşmıyor ve şanslı olmayanlar için ya koca bir kâbusa dönüşüyor ya da eninde sonunda rüyadan uyanıyorlar, uyanıyoruz. Gelin görün ki sonucu birçoğu için önceden belli olan bu oyunun amacı birilerini test etmek değil; asıl amaç oyunda tutmak. Tüketim devam ettiği sürece herkes rolünü hakkıyla oynuyor demektir. Diğer büyük endüstriler gibi film endüstrisi de bu ürün üretim ve tüketiminin çok büyük bir parçası ve dolayısıyla her yıl film dalında en iyileri belirlediği iddiasında bulunan Akademi Ödülleri de pastadan payını alıyor.

Oscar ödül töreni her yıl çeşitli tartışmalar ışığında yapılır ve tören sonrası kimileri Oscarlarıyla törenden ayrılırken eş zamanlı olarak "aslında kazanmayı kimlerin hak ettiği"ne dair tartışmalar alır başını gider. Kim neyi hak etti tartışmalarına ayak basmadan, şimdiden baklayı çıkaralım: Oscar, demokratik ve adil oylamalar sonucunda kazananı belirlenen bir ödül değil! Her ne kadar prestijini HFPA (Hollywood Foreign Press Association- Hollywood Yabancı Basın Birliği) gibi 300 kişilik -ancak son yıllarda sayı buraya geldi- küçük bir havuzun etkisi altındaki Golden Globe'dan (Altın Küre) daha yukarıda tutmayı başarsa ve oyların kolayca satın alınamayacağını iddia etseler de işin iç yüzü hiç de öyle değil. Bu konuda Altın Küre Ödülleri'nin adı daha fazla kirlenmiş durumda; çünkü -daha birkaç yıl öncesine kadar yaklaşık 90 kişilik olan- HFPA üyeleri yoluyla birkaç bağış ve bir iki akşam yemeği jesti ile ödülün kazananı belirlenir durumda. Yapımcı birkaç üyeyle yemeğe oturur, setten ve filmden bir iki anı anlatır, birkaç küçük ama pahalı hediye... Ve tamamdır. Adaylık da kazanan kupası(!) da belirtilen adresi bulacaktır. Aşağı mahallede durum buyken Oscar'da durum çok da farklı değil elbette; çok daha büyük bir oy havuzu ve çok daha şaşaalı bir prestij var işin ucunda sadece. Yani formül basit: Yapımcı yemeğe oturur, setten ve filmden beş altı anı anlatır, çok sayıda büyük ve oldukça pahalı hediye... Ve tamamdır. Adaylık da kazanan kupası(!) da belirtilen adresi bulacaktır. Bu jestlerin yapıldığı insanlar sektörün bir parçası elbette ama -inanır mısınız- daha geçen yıla kadar oylama yapan kişilerin filmleri izlemesi zorunlu dahi değildi; yani birçokları yalnızca "öyle hissettim"cilik ile oy kullanıyordu. Durumun trajikomikliği bir yana, bu "vibe oylaması" sorununa bulunan çözüm ise daha yavan bir şakadan öteye geçmiyor: Oy verenler artık izlediklerini beyan etmeli ve/veya göstermeliymiş.

Anlayacağınız, multimilyonerlerin hayatını kontrol edemeyeceklerini bilen akademi yetkilileri eleştirilerin gazını alıyor ve aynı milyonerler, gerçekçi olmayan oylar vermeye, hediyeler ve paralar kazanmaya devam ediyor. Yapımcıların durumunda ise daha çok parayı veren daha çok kazanacaktır elbette. Tüm bu harcamalar filmlerin reklam ve tanıtım bütçesi olarak kategorilendirilir. Bazı filmlerin reklam bütçesinin filmin yapım bütçesinden çok daha fazlası olduğunu ve hatta kimi filmlerin yalnızca reklam bütçelerinin 200 milyon dolardan fazla olduğunu da -evet, 200 milyon Amerikan doları- belirtelim. Tabii Oscar gibi büyük bir ödüle ve kalabalık bir seçici kitleye sahip bir oluşum için bu kadarı devede kulak kalır; öyle ki asıl tiyatro lobicilik faaliyetleriyle dönüyor.

La La Land vs. Moonlight, Green Book, Parasite ve Black Panther gibi filmlerin ekseninde tartışmalarda kendine yer edinen diğer güçlü lobilerden bahsetmeyi bir tarafa bırakıyor ve direkt bu içten pazarlıklı yapının amiral gemisine yöneliyoruz. Dünyanın en başarılı diasporası olan ve bir o kadar çirkin lobicilik faaliyetleri yürüten malum – “Kim olduğunu bilirsin sen! ”- AIPAC güruhu bahsettiğimiz lobicilik faaliyetlerinde başı çekiyor. Bu devasa zengin güruh sadece kazananı belirlemiyor, öyle ki aynı zamanda kimlerin hangi filmi çekip çekemeyeceğine dahi karar verme gücüne sahipler. Öyle itici bir güç ki Spielberg'in "Schindler'in Listesi"ni, Nolan'ın Dunkirk'ü ve kendisine buradan Oscar çıkmayınca Oppenheimer'ı çekmesini, birkaç senede bir Freedom Writers ve The Reader gibi filmlerin çıkmasını sağlamıştır. Saydığımız bu filmler İkinci Dünya Savaşı zamanını ve Holokost’u ele alması açısından kendilerine hizmet ediyor. Sinemanın en büyük isimlerine adeta ürün teslimi yapılıyor. Ricky Gervais'in Kate Winslet'a Holokost temalı bir filmin ardından Oscar kazanacağını söylediği açıklaması birçoğumuzun malumudur. Yazının başında sorduğumuz soruya geri dönecek olursak: Oscar ödülü kazanmak "saf vicdanın eleştirisi"ni yapabilenler için zor, renk değiştirebilenler ve kirlenmekten çekinmeyenler için kolay...

Bizce zihinlere soru önermek, bilgi vermekten çok daha değerlidir. Olur ya bu önermeler düşünmeye iter, beklenmedik cevaplar ortaya çıkarır.

Hikâye anlatma isteği insanın hangi dürtüsünden doğar dersiniz? Gerçekle düş gücünü bağdaştırma çabası mı yoksa başlı başına kurgusal bir anlatı oluşturma isteği mi? Belki de iyi bir anlatıcı olabileceğine dair emareler görmek yeterli bir tetikleyicidir: Biraz beceri, birkaç tutam bilgi ve bunların anlamlı karışımlarını herhangi bir yolla anlatma cesareti... Bizce bu soru ve ona karşılık gelen cevap, anlatıların özgün değeri açısından oldukça önemli bir yerde duruyor. Çünkü kişinin "istek" kaynağının ne olduğu, çıkardığı eserin nasıl göründüğünün ötesinde, derinlerde bir yerden bize haber getirebilir. Bu haber, ortaya çıkan ürünün "var olma" noktasındaki değerine dair bir şeyler anlatabilir ki bu da özgün değerdir. Bu soruya verilecek herhangi bir cevap daha yeni sorular ve daha yeni tartışmalar doğuracak ve bu yeni tartışmalar bir yerde sanatın değerine kadar uzanacaktır. Mesela bir yazar; ortaya bir ürün çıkarmak kaygısıyla doğru olduğunu düşünmediği bir düşünceyi savunup o yönde bir mesaj verme çabasıyla ortaya bir ürün çıkarsa ve bu ürün harikulade etkileyici, bir o kadar sürükleyici ve eksikten uzak olsa; değerlendirme ölçütümüzü nasıl belirleyeceğiz? Yazar için durum hiç de öyle olmasa da birçok tüketici için güzel mesajlar ve ufuk açıcı hikâyeler içerebilir bu eser; bu durumda terazinin abrası ne olacak? Yazarın bu durumunu bilen ve bilmeyen kişiler farklı değerlendirme yapacaklardır diye bekleyebiliriz; peki bu beklenti eserin değeri hakkında bize ne anlatır? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar tartışmalarda duracağımız yeri titiz bir tutarlılıkla ortaya koyar mı?

Bizim bu sorulara karşın almaya çalıştığımız pozisyon, bir hiper tüketim sevdası uğruna göz ardı edilen gerçeklere bir hatırlatma amacı güdüyor. Kendilerini hiç görmediğimiz ve varlıklarını birebir hissetmeyeceğimiz; üstüne üstlük son zamanlarda karşımıza çıkan ve hepimizin bildiği, yerel veya ulusal dosyalarda da gördüğümüz üzere yüz karartıcı olaylara bulaşmış oyuncuları, yönetmenleri veya yapımcıları idol edinmenin kendi fikrimiz olduğuna inandığımızı, işin aslında devasa, profesyonel bir prodüksiyonla kirlerinden arındırılmış(!) ve parlatılmış şekilde önümüze pazarlananlara kandığımızı savunuyoruz. Sonuçta öyle bir hal aldı ki bir film hakkında konuşurken tanım gözümüzün önünde durduğu halde herhangi bir bağlam ortaya koymadan "ürün" kelimesini telaffuz edecek olsak, acaba bir endüstri getirisinden mi yoksa sanatçının eserinden mi bahsedildiğini anlamak mümkün değil...

Oscar, Amerika’nın ürünü ve bu ürün; iyisiyle, kötüsüyle ve daha kötüsüyle, yaptıkları ve yapmadıklarıyla, ortaya çıkardığı tartışmalarla bile önümüze bir ürün koymaya hazırlanıyor; anbean. "Eserini ortaya koy, ödülünü almayı bekle" fikriyle değil de "paranı/PR'ını yarıştır, kupanı kaldır" dürtüsüyle hareket edildiğine inanıyoruz...

Sonuç... Oscar değerlidir ama hiç önemli değildir!

Hem bir keresinde tanıdığım mızmız, yaşlı bir yarış arabası bana şöyle demişti: “Kupa dediğin boş bir kasedir."