Bu ay, absürt tiyatronun önemli metinlerinden birini Ankara’da, hem de tarihi bir yerde, izleme fırsatı yakaladım. Sizlerle deneyimlerimi ve bildiklerimi paylaşmak istiyorum.
Jean Tardieu, 1903 yılında doğmuş Fransız şair ve oyun yazarıdır. Asıl kimliğini şiirle kuran Tardieu, tiyatroya görece geç yönelmiş; ancak 1950'lerden itibaren kaleme aldığı kısa oyunlarla absürt tiyatronun en özgün seslerinden biri hâline gelmiştir. Ionesco ve Beckett ile aynı dönemin çocuğu olmasına karşın Tardieu, bu isimler kadar gündeme taşınamamış; belki de bu yüzden yapıtları, hak ettiği ilginin biraz gerisinde kalmıştır. Dili bir malzeme olarak ele alması, sözcüklerin anlam yükünü ve anlamsızlığını aynı anda sorgulaması, onu bu dönemin en entelektüel oyun yazarlarından biri yapar. "Gişe" (özgün adıyla Le Guichet), 1955 yılında yayımlanmış ve kısa süre içinde sahnelemeye başlamıştır. Tardieu bu oyunu, bürokratik dilin insanı nasıl nesneleştirdiğini sorgulamak amacıyla yazmıştır. Savaş sonrası Fransa'sının ağır devlet aygıtı, soğuyan insan ilişkileri ve anlam arayışındaki birey, oyunun arka planını besleyen temel gerçekliklerdir.
Metnin özeti şöyle: Bir müşteri, "başvurma" bürosuna gelerek bir şeyler sormak üzere bir memurun karşısına gelir. Aslında isteği tren saatlerini sormaktır, ama Memur baştan itibaren prosedürlerin içerisine atar Müşteri'yi. Sıra numarası almak, doldurulması "zorunlu" olan bir form için saçma sapan bilgiler sormak gibi. Müşteri'nin asıl sormak istediği soru kalkacak trenlerden ziyade hasta olan kuzenine mi, yoksa amcasına mı gitmesi "gerektiği"dir. Bu sorular gittikçe ilginç bir hal alır: "Yaşamım hakkında düşündüğünüz bir şey var mı?" ya da "Ne zaman öleceğim?" danışılan konular arasına girer. İlginçtir, Memur bu soruların cevaplarını da biliyor. Evet, Müşteri'nin ne zaman öleceğini bile. Müşteri, sorularına aldığı cevaplarla tam gişeden çıkmışken freni patlamış bir araba ona çarpar. Kehanet tutmuştur. Ya da bu gerçekten kehanet mi, yoksa hakikat mi?
Memur oyun boyunca gerçeklerin bir temsilcisi gibi görünüyor. Gerçekler ne kadar acıysa, kendisinin tavırları da o kadar acı, sert, acımasız. Tren saatlerini ezbere biliyor; aynı zamanda içinde olduğu sistemin ayrılmaz bir parçası. Bir varlık nedeni var. Gel gör ki Müşteri öyle değil; her sabah kahve içerek metroyla işine gidiyor, işinden pek memnun değil, karısından boşanmış, "hayatının kadını"nı arıyor. Genel olarak bir arayış içinde, serkeş, bir başına. Oyun bu iki insanı karşı karşıya ve yan yana getiriyor.
Bu prodüksiyonda bazı replikler öne çıkarılmış ve dekor olarak kullanılmış: "Duygulara Yer Yok," "Hayal Kurun" ve "Burada Ölünmez." Bu üç cümle yalnızca birer süsleme unsuru değil; oyunun bütün felsefi yükünü taşıyan sessiz karakterler gibi duruyor sahnede. Katı, sert ve tam bir determinist ağ üstüne kurulu bir atmosfer veriyor bu yazılar. "Duygulara yer yok" çünkü nedensellikte duygular değil, nedenler ve sonuçlar vardır. "Burada ölünmez" çünkü Müşteri'nin ölmesi için gerekli olan şeyler gişede mevcut değil. Müşteri ihtimalleri sorgulamak ister; kenardaki soba patlasa, giyotin gibi olan gişe kapısı kafasına düşse ne olur? Olmaz. O sobanın patlamıyor olması gerekiyor, o kapının kimseye zarar vermiyor olması gerekiyor. "gerekiyor" sözcüğünü çok kullandığımın farkındayım; ama oyun tam da bu kavramı iliklerinize dek hissettiriyor. Peki bunca nedensellik içinde nasıl "Hayal Kurun" denilebilir? Sanki bir kapı aralanır burada. Alternatif bir yaşam imkânı var olabilir mi? Böyle gelmiş böyle gitmek zorunda değilsiniz ya. Oyun, kısa bir süreliğine de olsa o hayale doğru yola çıkarıyor sizi. Sahnenin arka duvarına yerleştirilmiş LED'lerle yıldızlar çok başarılı biçimde tasvir edilmiş; oyuncular da kapılıyor seyrine, bize de seyirlik çıkıyor böylece. Fakat çok geçmeden şiddetli bir klakson sesiyle, şehrin gürültüsüyle geri dönüyoruz o hayalden. Ve kaçınılmaz sona doğru adım adım yaklaşıyoruz.
Oyunculuklara da değinmek gerek. Memur rolündeki oyuncu (Mehmet Onur Kocabaş) Tardieu’nun yönergelerine tam tamına uyan bir profil çıkarmıştı, bir çelik veya bir beton gibi duran, ancak işini çok iyi yapan bir memur. Müşteri rolündeki oyuncu (M. Burçak Kaya) ise o kendini bilmez, nereye gideceğini bilemeyen, şaşkın, yönsüz adamı jestleriyle, mimikleriyle çok iyi yansıtmıştı. Sahne tasarımı ayrıca yazarın belirttiği şekillerde yapılmıştı. Ekstra bir katkı görmedim. Lüzumsuz bir ilave olmadığı için iyi bir tercih olmuş. Ancak metinde “moda müzikler”den birini dinleyen memur, bu prodüksiyonda klasik müzik dinliyordu. Nedense Memur’dan bir “müzik zevksizliği” daha çok beklenirmiş gibi geliyor. Bu müdahaleyi beğenemedim sadece.
Son olarak, "Korkusuz Korkak" filmine yapılan göndermeyi de çok beğendim. Mülayim'in altı ay ömrü kaldığını öğrendikten sonra doktora bir ay daha yaşayabilirim umuduyla rüşvet teklif ettiği o meşhur "açıktan bi binlik çalışır" repliği bu oyunda da kullanılmış. Yerel bir seyirci hafızasına yapılan bu dokunuş, oyunun evrensel absürdünü bir anda tanıdık ve sıcak bir yere taşıyor hem güldürüyor hem de metnin ruhuna son derece uyuyor.
Eğer bu oyunu görmek isterseniz hâlâ Ankara'da Oda Tiyatrosu'nda izleyebilirsiniz. Ankara Ulus'ta Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü binasının giriş katında yer alan bu 60 kişilik salon, küçük ama karakterli yapısıyla oyuna ayrı bir atmosfer katıyor. (bkz. II.Evkaf Apartmanı) Orhan Veli Kanık'ın memuriyet yaptığı ve Ahmet Hamdi Tanpınar, Reşat Nuri Güntekin gibi ünlü yazarların kaldığı bu tarihi binanın koridorlarından geçerek salona girmek de başlı başına önemli bir deneyim. Hafta içi mesai saatlerinde giderseniz yarım asırlık asansörle çıkarak Tiyatro Kütüphanesi'ni ve Oyun Arşivi'ni de ziyaret edebilirsiniz. Gelmişken bir de oyun izlerseniz daha ne olsun.
Hepinize güzel günler diliyorum.