Üniversitemizde Çevre Politikaları dersi veren Dr. Öğr. Üyesi Halil Çeçen ile birlikte son dönemde kamuoyunda yoğun şekilde tartışılan Paris İklim Anlaşması ve iklim politikalarının hukuki boyutunu konuşacağız.
Hoş geldiniz hocam. Öncelikle genel bir çerçeve çizmek adına şu soruyla başlayalım isterseniz. Paris Anlaşması çoğu zaman günlük hayata dair etkileri üzerinden tartışılıyor. Sizce bu anlaşmayı sağlıklı biçimde değerlendirebilmek için hangi hukuki ve siyasi bağlamlar göz önünde bulundurulmalıdır?
Paris İklim Anlaşması ya da diğer bir ifadeyle Paris Anlaşması, iklim değişikliği ile mücadelede Kyoto Protokolü sonrası için Taraflara bağlayıcı hedefler koyan önemli bir uluslararası anlaşmadır. İfadeden de anlaşılacağı üzere, Paris Anlaşması devletlerin ve bölgesel ekonomik entegrasyon organizasyonu olarak Avrupa Birliği’nin taraf olduğu bir uluslararası anlaşma olup, bahsi geçen Taraflar üzerinde yükümlülük doğuran bir anlaşmadır. Bu kapsamda Paris Anlaşması’nın tarafı olan devletler ve Avrupa Birliği, iklim değişikliğinin risk ve olumsuz etkilerini önemli ölçüde azaltmak için “küresel ortalama sıcaklıktaki artışı sanayileşme öncesindeki seviyeye göre 2°C'nin oldukça altında tutmak ve sıcaklık artışını sanayileşme öncesi dönemdeki seviyelerin 1,5°C üzeri ile sınırlandırmak için çaba göstermek” şeklinde belirtilen Paris Anlaşması’nın 2(1). maddesindeki bağlayıcı hedefi elde etmeye çalışmaktadır. Bu hedefi başarabilmek için de Taraflar, “bu yüzyılın ikinci yarısında insan kökenli emisyon kaynakları ile yutaklar tarafından tutulan sera gazı emisyonları arasında dengeye erişmek” için çalışmalar yapmayı taahhüt etmektedir. Kısacası Paris Anlaşması’nın Tarafları, bireyler değil devletler ve Avrupa Birliği olup, Taraflar az önce ifade edilen bağlayıcı hedeflerin elde edilmesine katkı sağlamak amacıyla kendi koşulları çerçevesinde sera gazı emisyonlarını azaltma taahhüdünde bulunmuşlardır. Böylece Taraflar, ulusal sera gazı emisyonlarını azaltma taahhütlerini nasıl sağlayacakları konusunda kendi ülkeleri ilgilendiren düzenlemeleri kendi iç hukuklarında kabul etmektedirler. Sonuç olarak Paris Anlaşması devletleri ve Avrupa Birliği’ni bağlayıcı hedefler ve bu hedeflere yönelik eylemleri içerirken, Paris Anlaşması kapsamında bireyleri ilgilendiren düzenlemeler ise devletlerin ve Avrupa Birliği’nin kendi hukuklarında kabul ettikleri ulusal veya iç düzenlemeler ile şekillenmektedir.
Paris Anlaşması’nı UNFCCC sistemi içerisinde nasıl konumlandırmak gerekir? Bu ilişki anlaşmanın hukuki niteliğini nasıl şekillendiriyor?
Paris Anlaşması, başlı başına bağımsız bir anlaşma değildir. İklim değişikliği ile mücadelede temel anlaşma olan ve İngilizce kısaltılmış haliyle UNFCCC olarak bilinen, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında Tarafların kabul ettiği bir anlaşmadır. Taraflar Konferansı’na her sene bir Taraf devlet ev sahipliği yapmaktadır. 2015 yılında gerçekleştirilen 21. Taraflar Konferansı’nın Paris’te gerçekleştirilmesi ve bu anlaşmanın da Paris’te kabul edilmesi sebebiyle anlaşma, Paris Anlaşması olarak bilinmektedir. Böylece UNFCCC, küresel iklim değişikliği ile mücadelede temel metni oluştururken, uzun vadeli ısı hedefini elde etmek yönünde devletleri ve Avrupa Birliği’ni bağlayıcı hükümleri içeren uluslararası metin ise Paris Anlaşması olarak belirtilebilir.
Paris Anlaşması’nda belirtilen uzun vadeli ısı hedefini elde etmek için hem gelişmiş taraf ülkeler hem de gelişmekte olan taraf ülkeler, hep birlikte, ulusal katkı beyanlarını sunacak ve iddialı çabalar üstlenecektir. Ancak burada belirtilmesi gereken husus, bu beyanlar, her Tarafın kendi ulusal koşulları ışığında hazırlanacak ve ulaşmayı amaçladığı ulusal katkıyı içerecektir. Bu noktadan sonra her Taraf taahhüt ettiği emisyon azaltımı için, kendi ülkesinde azaltım tedbirleri uygulayacaktır. Bu ulusal katkı beyanlarının ise, her beş yılda bir tekrar sunulması gerekmektedir. Bu katkı beyanları ve eylemler şeffaflık ilkesi gereğince hazırlanacak ve ulusal bildirimler, iki yıllık raporlar ve iki yılda bir sunulan güncelleme raporları ile ulusal envanter raporları gibi beyannameler, Taraflar tarafından düzenli olarak raporlanacaktır.
Bu temelde, Paris Anlaşması kapsamında Tarafların en önemli sorumluluğu taahhüt etmiş oldukları sera gazı emisyon azaltımını yerine getirmek, bunun için de iç hukuk düzenlemelerinde tedbir almak ve elde etmiş olduğu ilerlemeleri şeffaf bir şekilde tebliğ etmektir.
“Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar” ilkesi Paris Anlaşması’nın temel ilkelerinden biri. Sizce bu ilke, anlaşmanın mevcut yapısı ve yükümlülükleri açısından nasıl bir işlev görüyor?
Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesi, iklim değişikliği ile mücadelenin temel metnini oluşturan UNFCCC’de ifade edilen ve Kyoto Protokolü ile Paris Anlaşması’nda da yerini muhafaza eden önemli bir ilkedir. Bu ilke uyarınca Tarafların ortak sorumluluğu olan iklim değişikliği ile mücadelede, sorumluluklar gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasında farklılaştırılmıştır. UNFCCC’nin önsözünde de ifade edildiği üzere, geçmişteki ve günümüzdeki küresel sera gazı emisyonlarında en büyük pay gelişmiş ülkelere aittir. Yine önsözde gelişmekte olan ülkelerde ise kişi başına emisyonların nispeten düşük olduğu ifade edilmiştir. Ancak Paris Anlaşması’nda ise Taraf ülkelerin, ortak fakat farklılaştırılmış sorumlulukları ilkesi çerçevesinde, iklim değişikliği ile mücadeleye katkı sağlanmaları beklenmektedir. Bu ilke, gelişmekte olan Taraf ülkelere destek sağlanmasını gerektirmektedir. Bu kapsamda, Paris Anlaşması’nın 9. maddesi uyarınca gelişmiş olan Taraf ülkelerin, gelişmekte olan Taraf ülkelere finans desteği sağlayacağına ve iklim finansmanının harekete geçirilmesinde liderlik edeceklerine hükmedilmiştir.
Gelişmekte olan ülkeler açısından Paris Anlaşması bir yükümlülükler bütünü mü, yoksa yapısal bir fırsat mı sunuyor?
Öncelikle burada belirtilmesi gereken en önemli husus, Paris Anlaşması’nın hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelere yükümlülükler yüklediğidir. Bütün Taraf ülkelerin, gelişmişlik düzeylerine bakılmaksızın, küresel sera gazı emisyonlarının azaltılmasında kendi ulusal katkılarını sağlaması gerekmektedir. Ancak bu yeşil dönüşüm süreci, uzun vadeli ve gelişmekte olan ülkeler açısından maliyetli bir süreci de getirmekte olup, gelişmekte olan ülkeler bu noktada, bu yükümlülüklerini bir fırsata çevirebilecektir. Sağlanan iklim finansmanı ile gelişmekte olan Taraf ülkeler, kendi ulusal sanayileri başta olmak üzere tüm ekonomi sektörlerinin, küresel gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, rekabetçilik düzeylerini artıracağı gibi, yapısal farklılıkları da azaltabilecektir. Bunun yanı sıra, Paris Anlaşması, gelişmiş olan ülkelere iklim finansmanının yanı sıra teknoloji transferi ve kapasite geliştirme desteği sağlamaları hususunda da yükümlülük yüklemektedir. Bu eylemlerin gelişmekte olan Tarafların ülkelerinin sürdürülebilir kalkınmasına katkıda bulunacağı da açıktır.
ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilmesi kamuoyunda çoğu zaman çevresel sorumluluklardan kaçış olarak yorumlandı. Sizce bu süreci hukuki ve siyasi açıdan nasıl okumak gerekir? Ayrıca kamuoyunda sıkça dile getirilen, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi büyük emisyon üreticilerinin anlaşma dışında kaldığı yönündeki algı ne ölçüde gerçeği yansıtıyor?
Hiç şüphesiz ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilmesinin küresel iklim değişikliğiyle mücadele üzerinde olumsuz etkileri olacaktır. Özellikle ABD’nin gelişmiş ülke konumunda bulunması ve dünyanın en büyük ekonomisi olduğu düşünüldüğünde bu olumsuz sonucun büyüklüğü tahmin edilebilecektir. ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çekilmesi sadece küresel iklim değişikliği eylemlerine olumsuz bir darbe vurmakla kalmayacak, aynı zamanda yeşil dönüşüm sürecinde bulunan dünya ekonomisinin değişiminde de etkiler doğurabilecektir. Yani ABD’nin sadece Paris Anlaşması’ndan değil UNFCCC’den de ayrılma kararı almasıyla, ABD küresel iklim değişikliği ile mücadele rejiminden çekilmiş olacaktır. Aynı zamanda ABD Başkanı Donald Trump, 20 Ocak 2025 tarihli ve 14162 numaralı Başkanlık Kararnamesi uyarınca, Paris İklim Anlaşması'nın haksız ve gereksiz yere Amerika Birleşik Devletleri’nin üzerinde yük oluşturduğu ve Trump yönetiminin Birleşik Devletler ve Amerikalıların çıkarlarına öncelik vereceğini belirtmiştir. İlgili Başkanlık Kararnamesi uyarınca, ABD'nin Paris İklim Anlaşması'ndan çekilmesindeki neden olarak, anlaşma hükümleri gereğince ABD'nin sağladığı finansı sona erdirmek olduğu ifade edilmiştir.
Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin anlaşma dışında kaldıklarına dair açıklamalar gerçeği yansıtmamaktadır. Halen bu üç ülke Paris Anlaşması’nın tarafı olmakla beraber anlaşma kapsamındaki yükümlülükleri devam etmektedir.
Paris Anlaşması’na yönelik tartışmalarda sizce asıl üzerinde durulması gereken, ancak sıklıkla gözden kaçırılan nokta nedir?
Paris Anlaşması, iklim değişikliği ile mücadelenin gelişmişlik düzeyine bakılmaksızın bütün ülkelerin sorumluluğunu gerektirdiğini anımsatması açısından önemli bir anlaşmadır. Ve ekonominin bütün sektörlerinin karbonsuzlaştırıldığı, enerji kullanımından ayrıştırıldığı bir dönüşüm sürecini yaşamaktayız. Bu süreçte bilimsel olmayan açıklamaların ve paylaşımların dikkate alınmaması ve başta IPCC olmak üzere iklim değişikliği ile mücadelede bilimsel çalışmalar yapan örgütlerin raporlarının dikkate alınması önem arz etmektedir. Maalesef Paris Anlaşması ile ilgili bilhassa sosyal medya mecralarında bilgi kirliliği ve kargaşası bulunmaktadır. Konuyla ilgilenenlerin, bilim örgütlerinin ve kuruluşlarının açıklamalarını dikkate alması önem arz etmektedir.
Röportajımıza katılarak Paris İklim Anlaşması’na dair önemli değerlendirmelerde bulunan Dr. Öğr. Üyesi Halil Çeçen’e teşekkür ederiz.