Türkiye’de halk müziği denilince akla gelen ilk kelimelerden birisi şüphesiz aşıklardır. Tanımı gereği halka ait olduğu düşünülen bir kültürel üretim alanında çoğunluğunu ismen de bildiğimiz bu bireysel yaratıcıların yerinin ne olduğu ya da yaratımlarının nasıl kavranması gerektiği Türkiye’de halk müziğinin bilimsel bir uğraş alanı olarak görüldüğü Erken Cumhuriyet döneminden bugüne değin hayli tartışılmıştır. Örneğin biz Çukurova aşıklık geleneği içerisinde Karacaoğlan’ın adını anıyorsak şayet, tek bir kişiden mi bahsediyoruz, yoksa farklı dönemlerde yaşamış birçok Karacoğlan mı bulunmaktadır? Ya da profesyonelleşmenin en azından günümüzdeki anlamıyla ortaya çıkmadığı bir dönemde aşıkların mahlas kullanımıyla şiir yazmaları ne anlama gelmektedir? Ülkemizin kültürel tarihi anlamlandırmak için yıllardır tartışılagelen bu gibi soruları hayli uzatabiliriz. Ancak bu soruların önemli bir kısmının, modern dünyanın kurduğu ikiliklerin örneğin bireyseli toplumsal alanın dışında kurulan bir kategoriye indirgemesinden kaynaklandığını da düşünmemiz gerekiyor. Demem o ki, Türkiye’nin bu önemli mirasını değerlendirirken belki de bazı soruları yanlış soruyoruzdur.
Neyse, bırakalım bu gibi sorunsalları işin erbabına, bu önemli kültürel tarihin bir başka boyutuna dikkat çekelim. Bu geleneğin sadece akademik alanda araştırılması gereken bir sorunsal değil, Türkiye’nin içinden geçmekte olduğumuz yakın siyasi, toplumsal ve kültürel tarihinde de bilhassa otoriteler tarafından “sorun” olarak algılanmasını sağlayan bir başka boyutu daha vardır. Zira söz konusu gelenek özellikle 15. yy’ın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’ndan yoğunlaşan siyasal kavgaların ve toplumsal çelişkilerin sonucunda marjinalize edilen ve siyasal-toplumsal bir tehdit olarak algılanan geniş Alevi yığınlarıyla ciddi oranda iç içe geçmiştir. Elbette aşıklar ve aşıklık İslam’ın farklı bir yorumuna dayanan söz konusu grupların kültürel hayatına indirgenemez ama bazı araştırmacıların iddia ettiği üzere, bu geleneğin yaklaşık yüzde 90’ının Alevi inanç ve düşünce sistemine mensup olduğunu düşündüğümüzde, Anadolu Aleviliğinin aşık müziği üzerindeki baskın etkisini de yadsıyamayız.
Dahası müzik ve müzikal üretim, hanedanlık sistemine dayanan siyasal bir otoritenin yoğun bir baskı uyguladığı ve toplumsal ve siyasal hayatın en dış çeperlerine ittiği Alevileri, dışsal tehditlere karşı bir arada tutmada ve topluluklarının iç içe geçmiş dini, siyasi, kültürel ve toplumsal hayatını sürdürmekte hayati bir rol oynadı. Toplumsal yaşamın başka alanlarında da önemli bir rolü olsa da, müziğin organize ettiği ve ağırlıklı olarak Türkçe yerine getirilen cem törenlerinde aşıklar ve aşık müziği topluluğun kolektif hafızasını bugününe bağlayan ve topluluğu bir arada tutan etik sınırları ve dini kozmolojiyi yeniden üreten kutsal bir yere sahipken, bu kutsallık kaynağını aşkın bir özneden ziyade, topluluğun kolektif hafızasından alıyordu. Kısacası aşık söz konusu hafızayı günümüze uygun bir biçimde yeniden üretme mahareti gösterebildiği kadar aşıktı. Öyle ki bu müziğin en önemli enstrümanı olan sazın adı telli Kuran’dı.
Alevi grupların içerisinde aşıkların önemi ve onların performansa dayalı müzik üretimi daha sayfalarca tartışılabilir. Ama bitirirken şunu not edelim, bu geleneğin içinden gelen aşıklar özellikle kentleşmenin hızlanmasıyla birlikte kente göçerlerken yeni kentli müzik piyasasında aşık geleneğini farklı biçimlerde yeniden ürettiler ve dönüştürdüler. 1960’lı yıllardan itibaren kentli aşıklar sanat ve siyaset dünyasıyla kurdukları ilişkilerle, müzik ve söz üretimleri ve icralarıyla, bireysel sanatçı rolleriyle, sanata ve müziğe dair inşa ettikleri bilişsel çerçeveleriyle Türkiye’nin modern kültürel tarihinde de önemli bir rol oynadılar. Bu rolü belki ileride yazacağım yazılarda daha uzun tartışabilirim.