AGUNews

Ocak 2026, Sayı 100

"Carpe Diem" Ölü Ozanlar Derneği’ni Anlamak

Hasan Güngör Ocak 2026, Sayı 100 63
"Carpe Diem" Ölü Ozanlar Derneği’ni Anlamak

Carpe Diem... Belki de bu ifadeyi bugünkü ününe kavuşturan yapım, "O Captain, My Captain" son sahnesi ile bilinen Ölü Ozanlar Derneği.

Carpe Diem: Birçoğumuz bu ifadeyi "Anı Yaşa" olarak biliyoruz. "Günü yakala" olarak çevrilebilir ya da "zamanın tadını çıkarmak" felsefesi olarak anlaşılabilir. İşte filmimiz, bu felsefeyi aşılamaya çalışan bir öğretmenin ve ülkenin en başarılı okullarından birinin öğrencilerinin hikâyesini konu alıyor. Baskıcı ve tamamen disiplin sistematiğine paralel bir eğitim veren yatılı okul Welton Akademi'ye, alışılmışın dışında bir eğitim-öğretim çizgisine sahip Bay Keating (Robin Williams); kendisinin de mezunu olduğu bu kısıtlayıcı okula yeni edebiyat öğretmeni olarak atanmıştır. Öğrencilere edebiyat dersini ve şiiri, ama daha öncesinde edebiyat ve şiirin asıl konu aldığı şeyi, yani hayatı, bilindik yöntemlerin dışındaki uğraşlarla öğretmeye çalışır.

Öğrenciler; benzersiz karakterlere, farklı geçmişlere ve ailelerinden doğan yüklü beklentilere sahiptir. Sürekli ders çalışmak, bir ders için bir haftada yüzlerce sayfa kitap okumak, onlarca sayfa ödev yapmak zorundadırlar ve bu hengâmede hayatı öğrenmeye vakitleri yoktur. Birçoğu hayattan ne istediğinin farkında bile değildir. Çünkü sırtlarına küfelenmiş bir kariyer planı ve içlerine kodlanmış bir davranış algoritmasıyla; hiçbirinin Welton Akademi'de gençliğinin baharında ne yeteneklerini keşfedecek ne de ilgisini bulmaya çalışacak zamanı vardır. Öğrencilerimizden birkaçı bu durumu içselleştirmiş, derslerine ve kariyerine odaklanmıştır ama bazıları ağaçtaki balık gibi durduğu yerde çırpınır durumdadır. En kötüsü de bunun farkına varabildiği hâlde bunu ifade edecek, ailesine karşı gelecek cesaretleri yoktur.

Öğretmenimiz Bay Keating, aynı okuldan mezun ve çocuklara sonuç odaklı, kalıplaşmış, betonarme edebiyat öğretilerinin çok dışında bir metotla öğretim yapmaya çalışan biridir. Kendisi de aynı yollardan geçtiğinden, o anda çocukların hayatlarının sadece "derse gir- çalış-ödev yap" üçgeninden oluştuğunun; onların ruhsuz ve tekdüze, birbirinin aynı "kâğıttan adamlar" üretmek üzerine kurulmuş bir sistemin içinden geçtiklerinin farkındadır. Hayata sürekli bir şekilde farklı bakmayı öğütler onlara; bir gün olmadık bir yerde masanın üzerine çıkıp her gün aynı hâliyle gördükleri sınıfa yepyeni bir açıdan bakmayı mesela... Veya hiç denemedikleri bir şekilde, çocuksu ve kargacık burgacık yürümelerini söyler; daha önce hiç cesaret etmedikleri bir şekilde. Edebiyatı ve şiiri de öğretir aynı zamanda ama öyle briketten bozma ağır kitapların içinde yazanlara bakarak değil; gerçekten şiir okuyarak, şiirin anlamını kavrayarak, anlatarak ve yaşayarak.

Bay Keating yüksek bir anlayışa sahiptir: Bir edebiyat kitabı size bir şiirin değerini ölçmek için, yatay düzlemde onun etkisini ve dikey düzlemde kafiyesini ölçmek suretiyle değerlendirmenizi salık veriyorsa, böylesi bir kitabı yırtıp atmak yeridir. Şiir öyle matematiksel grafikler ve çizgilerle açıklanası, formüle edilesi bir şey değildir ki. Şiir güzelliktir, hoşluk ve samimiyettir; kimi zaman acıları, kimi zaman sevinçleri aktarmanın en tatlı yoludur. Ama biz "şiiri tatlı, şirin bir şey olduğu için okuyup yazmıyoruz. Biz şiir okuyoruz ve yazıyoruz çünkü bizler 'insan ırkı'nın birer mensubuyuz. Ve insan ırkı tutkuyla doludur. Tıp, hukuk, işletme, mühendislik... Bunlar asil uğraşlardır ve hayatın devamı için gerekliler... Ama şiir, güzellik, romantizm, aşk... Bunlar, uğruna yaşadığımız şeyler."

Mercek altındaki asıl öğrenci grubumuzun bir kısmı, filme de adını veren ve Bay Keating ile arkadaşlarının zamanında başlattığı bir geleneği devam ettirmeye karar verirler: Ölü Ozanlar Derneği. Bu topluluğun amacı; giriş çıkışların belirli saatler dışında yasak olduğu yatılı okulda, katı bir şekilde denetlenen yemek, etüt ve uyuma saatlerinin dışında, gecenin bir vakti okulun yakınındaki ormanda, bir mağarada toplanıp beraberce şiir okumak, şarkı söylemek veya hikâye anlatmaktır. Kimi enstrümanını getirip onu çalar, kimi bir korku efsanesi anlatır ve kimi şarkı söyleyip dans eder... Her neyse yaptıkları şey, hepsi şiirsel bir eylemdir; aykırı olmak ve alışılmışı yıkmak yönünden şiire bakan, ona hitap eden bir tarafı vardır çünkü bu toplanmanın.

"Vakit varken tomurcukları topla, zaman hâlâ uçup gidiyor ve bugün gülümseyen bu çiçek yarın gelince ölüyor." Vakit varken tomurcukları toplamak, işte bu: Carpe Diem.

Hikâye devam ettikçe bazı öğrenciler hayattan bir şeyler almaya başlar. Kendi kabuğuna saklanıp orada tünemiş olan çekingenin biri kaçınılmaz bir nara atar; bir başkası kuralları çiğneyerek tiyatro oyununda başrol seçmelerine katılır ve rolü kapar; kimi proje yapar, şiir yazar kimi... Tabii aynı zamanda özel hayatlarında sorunlarla da karşılaşırlar. Neil karakteri oyunculuk yeteneği olan bir çocuktur ve katıldığı seçmelerde önemli bir başrolü kapmıştır. Neil bu öğrencilerimiz içinde "ağaçtaki balık"lardan biridir. Hikâye bu ya, Neil tiyatroda oynadığı başrolde bir orman perisini canlandırır, sonunda belki de periye dönüşmüştür. Neil adeta kapana kısılmış bir durumdadır. Okul hayatı başarılıdır ama gelecekte sadece babasının ona direttiği gibi doktor olmak istemiyordur; bunu yapacaktır ama yanı sıra tiyatro da yapmak istiyordur. Ne yazık ki içine sıkıştığı durumdan kurtulmak için gerekli olan konuşmayı babasıyla yapamaz ve yine içine atar. Duygularını öldürür, yani içine saklar. Sonuna kadar gelir aslında, her şeyi söylemek üzeredir: Nasıl hissettiğini, ne istediğini... Yapamaz, başaramaz ve sonunda "sonsuza dek saklanmayı" tercih eder; bu sefer kendini saklar.

Filmin mutlu bir sonla biteceğini ummak böyle müthiş bir hikâye ve anlatı için hakkımız ama dedik ya, şiir kimi zaman da acıları yansıtır; en gerçek, en dobra hâliyle.

Carpe Diem. Günü yakalamak... Neil günü yakalamıştı ve elinden uçtuğu anda gün, artık yakalayacak bir şeyin olmadığına kanaat getirdi. Neil'in anladığını düşünüyorum; yaşamın bir hediye olduğunu anladığını... Bunu düşünürken bir şiir geliyor aklıma: "Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var / Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına / Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır / Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana..."

Hayat gerçekten de sunulmuş bir armağan, kendisine böyle davranmamız gerekir. Dikkat! Öyle içi boş görülebilecek, sürekli bir tüketim ve durmaz bir devamlılık gibi de düşünmemek gerekir. Bazen bir yağmur yağarken ıslanmak, yağan karın veya kuş cıvıltılarının sesini işitmek için olduğumuz yerde durmak; hiçbir şey yapmadan, hiçbir söz söylemeden öylece durmak, yüzünü göğe çevirmek ve kulak vermek... İşte bu... Yaşamak... Farkına varalım. Farklı bakalım. Farklı yürüyelim bazen hiç beklenmedik bir anda. Tüm gücümüzle bir nara atalım: HEYT! Bilinmedik bir ormana, bir yolculuğa çıkalım:

"Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı derinlemesine tatmak ve yaşamın tüm iliğini sömürmek istiyordum. Yaşam olmayan her şeyi bozguna uğratmak... Ve ölüm anı geldiğinde, aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için."

Farkına varalım: Kendimizin. Çünkü sen buradasın. Hayat var, ve kimlik. Ve o görkemli oyun sahnelenmeye devam ediyor ve sen de bir dörtlük ekleyebilirsin.

Farklı bakalım, kendimize. Ve o görkemli oyun sahnelenmeye devam ediyor ve sen de bir dörtlük ekleyebilirsin.

Kendimiz için masanın üzerine çıkalım. Ve o görkemli oyun sahnelenmeye devam ediyor ve sen de bir dörtlük ekleyebilirsin.

Ve kendimize bir nara atalım: O Captain, My Captain... Senin dörtlüğün ne olacak?