"Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir."
Gerilim, bilimkurgu, komedi, romantizm, fantezi, aksiyon, macera ve daha nicesi... Filmler birçok farklı türe/kategoriye ayrılıyor ve her bir kategori kendine has özellikleri ile bir diğerinden öne çıkma, kendi seyircisini bulma ve ona hitap etme potansiyeline sahip. Netice itibarıyla hepimizin diğerlerinden daha fazla benimsediği ve tercih ettiği çeşitli film türleri vardır. Çoğu zaman bu türler iç içe geçmiş olsa ve bu yeni iç içelik alt türler oluştursa da izlediğimiz hemen her filmi genel hatlarıyla tanımlayan yegâne bir kategori vardır diye düşünüyoruz. Bugün bu yazıda, bu kategorilerden birinin bize göre diğerlerinden neden çok daha değerli ve önde olduğunu ve hangi noktalarla ayrışması gerektiğini Yaşamın Kıyısında (Manchester by the Sea) filmi ekseninde anlatmaya çalışacağız.
Filmimiz "Manchester by the Sea" kuş bakışı; sessiz bir adamın, Lee'nin (Casey Affleck), ağabeyini kaybetmesi ve yetim kalan yeğeniyle yaşaması sürecini ve geriye dönük bir şekilde bu sessiz kişiliğine nasıl büründüğünün hikâyesini anlatıyor. Lee karakteri anlatının ilk sularında gözümüze sinir bozucu ve sosyal birçok konuda beceriksizmiş gibi geliyor; ağabeyinin ölümünün yarattığı sıkıntılarla ve onun bıraktığı ergenlik çağındaki yeğeniyle başa çıkmak için becerikli olması gerektiği fikrinden şüphe duymuyoruz. Bu sebeple film zihnimizde biraz yarım aksak, sessiz havasıyla birlikte karmaşık halde ilerliyor. Geçmiş perdesi aralandıkça Lee karakterinin başına gelen ruh parçalayıcı gerçeği öğrenince durum insan kalbinin sınırlarını zorlama noktasına geliyor ve ipil ipil yağan yağmur damlaları gibi gözyaşı dökmeden edemiyor insan. Birkaç küçük can yolculuğa çıkmıştır ve bu yolculuk kalanlar için sessiz ve ölümcül bir ıstıraptan ibarettir. Tarifsiz bir acı, üzüntü ve dram... Ne derseniz deyin.
Film hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyoruz ve açıkçası hikâye akışı için verdiğimiz bilgilerin doğruluğundan da tam olarak emin değiliz; çünkü filmi yıllar önce izledik ve inanır mısınız, yazıyı yazma sürecinde tekrar izlemeyi görev addetsek de bunu yapacak cesaretimiz yok! Yukarıda verdiğimiz akış özelinde potansiyel yanlışlıklar için değerli okuyuculardan özür dileriz.
Lee'nin meselesinde de gördüğümüz ve bunun benzeri hikâyelerin, gerçek hayata bakan yani insan ilişkileri, duyguları ve yaşamlarını konu alan hikâyelerin sinemaya uyarlanmış hâli olan "dram", bizce sinemanın en gerçek yüzüdür. Geri kalan her şey sadece bu kategoriye hizmet etmek için veya arada bir izlence yolculuğumuzda tali yola girmek için varlık sahnesindeler. Cüretkâr bir ifadeyle dememiz o ki: "Hangi tür filmleri seviyorsun?" minvalinde bir soru yapı itibarıyla hatalı olmalıdır; çünkü ortada tek bir gerçek tür vardır, o da dramdır; gerisi —amiyane tabirle— tatavadır. Bu düşüncemiz çok kişisel ve bir o kadar tartışmaya uygun, farkındayız; ama biraz açıklayalım:
Ünlü eleştirmen Roger Ebert der ki: "Hepimiz belirli bir kalıbın içinde doğuyoruz; kim olduğumuz, nerede doğduğumuz, nasıl yetiştirildiğimiz... Kendi kişiliğimizin içinde sıkışıp kalmış durumdayız. Medeniyetin ve gelişmenin amacı, diğer insanlara ulaşabilmek ve onlarla biraz empati kurabilmek; onları neyin harekete geçirdiğini, ne hissettiklerini, neye önem verdiklerini anlamaktır. Ve benim için filmler, empati üreten bir makine gibidir; eğer harika bir filmse, farklı bir cinsiyet, farklı bir ırk, farklı bir yaş, farklı bir ekonomik sınıf, farklı bir milliyet, farklı bir meslek, farklı umutlar, özlemler, hayaller ve korkular hakkında biraz daha fazla şey anlamanıza olanak tanır. Bu yolculuğu bizimle paylaşan insanlarla özdeşleşmemize yardımcı olur ve bence bu, iyi filmlerin yapabileceği en asil şeydir; onları teşvik etmek, desteklemek ve onlara gitmek için bir nedendir." Bu açıdan bakınca sanki Ebert iyi bir filmin tanımını yapmaya yeltenip drama türünü tanımlamış gibi duruyor. Empati üreten bir makine... Başkası hakkında düşünmek, kafanın kurcalanması, anlamaya çalışmak, anlamak ve bazen de anlayamamak ama bunun için çaba göstermek... Tüm bu süreçte de bazen gülüp eğlenmek ve bazen de hıçkırıklarla ağlamak... İşte sinema. İşte "drama."
"Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir." Hayata dair tüm hikâyeler bu tabir etrafında toplanabilir gibi geliyor bize. Ölüm bir insanın yolculuğa çıkması değil midir? Kalanlar ufka bakar gözleri nemli... Mutluluk, istediğimiz bir şeyin hayat şehrimize bir yabancı gibi girmesi veya bizi üzen bir şeyin hayat yolculuğumuzdan çıkması değil midir? Ayrılıklar başlı başına hayatımızı tanımlayan en keskin olaylarken tüm ayrılıklar bir yolculuk değil midir özünde? Birinin, bir şeyin yolculuğa çıkması.
Yukarıda bahsi geçen filmimizin en üzücü sahnesi bir diyalogda geçen "Öylece ölemezsin! (You can't just die!)" sahnesinden ibaret. Filmi izleyenler hatırlayacaktır ki bu kısa ibare öylesine derin duygularımıza deprem etkisiyle çarpıyor ki tarifine haddimiz yetmiyor: Ölüm muhakkak ve ölüm mutlak tek kapısıdır ölümsüzlüğün; bir evlat pir olsa da o zaman anlar ancak neymiş öksüzlük. Yalnızlığa ne demeli: Lee'nin yalnızlığına mesela... "İnsanın kendinden ayrılması" demek yeridir herhalde. Bir dağ başı yalnızlığı yaşıyor adeta; dağ başı yalnızlığı ölümden beter. Dramın içinde mutluluklar da var elbette; insanı dumura uğratan, rüzgârların şarkılar söylediği ve kuşların çiçeklerle birlikte şakıdığı mutluluklar... Sevmek ve aşk: Dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...
Daha nicesi ve yaşamak... Yaşamın gerçekleri, insanlar arası duygulara ve ilişkilere dair her şey bu gerçek türde kendine o veya bu haliyle bir yer buluyor. Yaşamın içinden gelmek ve onu yansıtabilmek bakımından dram; her haliyle, bahsi geçenlerden kaçınılmaz şekilde değerli ve öncü bir hal alıyor. Medeniyet ve yaratılışa bir bakış, empati kurmak için mutlak bir yol ve insanı her haliyle anlamak için kuvvetli bir yöntemin ta kendisi.
Amerikalı yazar Angelou yazıyor: "İçinizde anlatılmamış bir hikâye taşımaktan daha büyük bir acı yoktur." Dram da bir hikâyeyi anlatmak için en doğal ve muhteşem yol gibi hissettiriyor bize, naçizane. İnsanın hayat yolculuğunda eşlik ettiği hikâyeleri anlatarak değerli kılıyor. Yaşamadığımız hikâyelerin şehrine bir yabancı gibi konuk oluyoruz adeta. Bu eşlik etme ve konukluk ile kendi muhteşem hikâyemize bir şeyler katıyoruz. Ve unutmamalı ki "tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir."