Cumhuriyet döneminde radyo, müzik politikalarının en güçlü araçlarından biri oldu. Bu sürecin en önemli isimlerinden biri Muzaffer Sarısözen idi. Sarısözen’in Ankara Radyosu’nda yürüttüğü çalışmalar, halk müziğinin nasıl duyulacağını, nasıl çalınacağını ve nasıl “doğru” kabul edileceğini belirledi. Özellikle “Yurttan Sesler Korosu”, bu yeni düzenin merkezi haline geldi.
Bu programda türküler, Anadolu’dan derlenmiş ham halleriyle değil, yeniden düzenlenmiş biçimleriyle sunuldu. Ezgiler notaya alındı, ritimler sabitlendi ve sözler çoğu zaman yeniden gözden geçirildi. Böylece türkülerin doğaçlama ve değişken yapısı giderek ortadan kalktı. Yerel icra biçimleri, farklı söyleyiş tarzları ve bölgesel varyasyonlar, merkezi bir estetik anlayış içinde eritildi.
Bu süreçte standartlaşma temel bir hedef haline geldi. Her türkü belirli bir form içinde icra edilmeye başlandı. Ses kullanımı, tempo, çalgı düzeni ve yorum biçimi belirli kurallara bağlandı. Radyo, bu standartların tüm ülkeye yayılmasını sağladı. Böylece halk müziği, farklı yerel geleneklerin toplamı olmaktan çıkıp ulusal bir repertuara dönüştü.
Ancak bu dönüşüm herkesi eşit şekilde kapsamadı. Özellikle Alevi geleneğine ait deyişler ve daha “isyankâr” içerikli türküler bu repertuarın dışında bırakıldı. Politik, eleştirel ya da heterodoks dini unsurlar içeren eserler çoğu zaman yayınlanmadı. Bunun yerine daha nötr, daha “uygun” ve devlet ideolojisiyle uyumlu parçalar tercih edildi.
Bu durum, Cumhuriyetçi rejimin dini ve kültürel çerçevesiyle yakından ilişkiliydi. Resmi ideoloji, daha çok Sünni İslam’a yakın, homojen bir kültürel yapı kurmayı hedefliyordu. Alevi müziğinin ritüel bağlamı, sözlü aktarım biçimi ve eleştirel dili bu çerçevenin dışında kaldı. Böylece Alevi âşıkların üretimleri ya görünmez hale geldi ya da dönüştürülerek sisteme dahil edildi.
Bu yeniden inşa sürecinde saz da merkezi bir rol kazandı. Bağlama, halk müziğinin temel enstrümanı olarak öne çıkarıldı. Ancak bu da doğal bir süreç değildi. Sazın icra biçimi, akort sistemi ve sahne kullanımı yeniden tanımlandı. Farklı yörelerdeki çalma teknikleri yerine daha standart bir icra anlayışı benimsendi.
Aynı şekilde bölgesel tavır ve tarzlar da yeniden kurgulandı. Radyo, belirli bölgeleri temsil eden “tipik” söyleyiş biçimleri yarattı. Bu temsil biçimleri zamanla gerçek yerel çeşitliliğin yerine geçti. Dinleyici için “Karadeniz tavrı” ya da “Orta Anadolu ağzı” gibi kategoriler sabit ve değişmez formlar haline geldi.
Bu sistem içinde âşıkların rolü de değişti. Onlar artık birer yaratıcı sanatçıdan çok “kaynak kişi” olarak tanımlandı. Yani türkülerin sahibi değil, taşıyıcısı olarak görüldüler. Bu yaklaşım, bireysel yaratıcılığı geri plana itti ve anonimlik fikrini güçlendirdi.
Sonuç olarak Sarısözen’in radyo çalışmaları, halk müziğini koruma iddiasıyla yola çıksa da onu köklü biçimde dönüştürdü. Bu süreç, hem bir arşivleme hem de bir eleme mekanizması olarak işledi. Bazı sesler görünür hale gelirken, bazıları sistemli biçimde dışarıda bırakıldı.