AGUNews

Nisan 2026, Sayı 103

Bölümün İçin Özür Dilemekten Vazgeç

Bölümün İçin Özür Dilemekten Vazgeç

Neredeyse her üniversite kampüsünde görünmeyen bir hiyerarşi vardır. Açıkça dile getirilmese de hissedilir; kullandığımız dilde, hangi alanların “gerçekten önemli” sayıldığına dair örtük kabullerde ve STEM alanlarına atfedilen abartılı prestijde kendini gösterir. Ancak belki de bu hiyerarşinin en yıkıcı tarafı, başkalarının sosyal bilimlere nasıl baktığı değil, bizim kendimize nasıl baktığımızdır. Sosyoloji, siyaset bilimi ya da uluslararası ilişkiler öğrencileri olarak çoğu zaman incelediğimiz sistemi içselleştiriyoruz. Kendi yetersizliğimizle dalga geçiyor, bölüm seçimimiz için özür diliyor ve eğitimi ancak sonunda “kurumsal bir unvan” varsa değerli sayan sorunlu bir anlayışı benimsiyoruz.

Bunun nedenlerini anlamak zor değil. Batı ayrıcalığının dışında yaşayan, ekonomik zorluklarla mücadele eden topluluklardan gelenler için soyut ve makro düzeyde düşünmek her zaman kolay değildir. Hayatta kalma, temel ihtiyaçlar ve istikrarlı bir iş bulma öncelik haline geldiğinde, sosyopolitik teoriyi analiz etmek bir lüks gibi görünebilir.

Ama tam da bu yüzden kendi alanlarımızı değersizleştirme dürtüsüne direnmemiz gerekir. Sosyal bilimlere tam da bu nedenle ihtiyacımız var: içinde bulunduğumuz koşulları anlamak için. Bu hiyerarşilerin nasıl kurulduğunu kavramak istiyorsak, tarihi, politikaları ve uluslararası ilişkileri incelemek zorundayız. Aksi halde, küresel ölçekte kurulmuş bu düzeni sorgulamak bir yana, onu yeniden üretmeye devam ederiz.

STEM alanlarında olanlara, taşıdıkları unvanlar nedeniyle örtük bir ayrıcalık ve saygınlık atfedilir: mühendis, yazılımcı, bilim insanı… Ancak dünyanın sorunlarını yalnızca teknoloji çözemez. Yeni teknolojiler geliştirmek tek başına ilerleme getirmez. Tarihsel ve kültürel bağlamdan kopuk şekilde bir ortama sunulan sistemler, ilerleme değil kaos yaratır. STEM bize araçları sunabilir, ama bu araçların nasıl ve nerede kullanılacağını anlamlandıran sosyal bilimler olmadan, o araçlar faydadan çok zarar getirebilir. Her şey birbirine bağlıdır; hiçbir disiplin diğerinden daha az değerli değildir.

Bunu fark edebilmek için zihinlerimizi aktif biçimde sömürgeci ve kapitalist kalıplardan arındırmamız gerekir. Bu dönüşüm ise tam burada, kampüsümüzde başlar. Ders aralarında birbirimizle nasıl konuştuğumuzu değiştirmekle başlar. Yüksek statülü bir etiket garanti etmiyor diye kendi eğitimimizi küçümsemeyi reddetmekle başlar.

Üniversiteyi yalnızca “iş bulma” amacıyla yapılan bir alışveriş gibi göremeyiz. Aksi halde, hayatta kalmaya çalıştığımız sistemleri yeniden üretmiş oluruz. İster bölümünün sağladığı ayrıcalıkla hareket eden bir mühendislik öğrencisi olun, ister küresel güneyi anlamaya çalışan bir sosyal bilimci; hepimizin ortak bir sorumluluğu var: İçinde yaşadığımız sistemleri anlamak. Biz bu sistemin içindeyiz. Onu öğrenmek, eleştirmek ve en sonunda onu değiştirecek cesareti göstermek zorundayız.