Geçtiğimiz haftalarda, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun ilginç bir oyunu turne için Kayseri’ye geldi. Oyun, bir korku oyunu ya da bir hayalet oyunu olmasıyla çok ilgi çekti. Siyahlı Kadın adındaki oyun Susan Hill tarafından yazıldı, Stephen Mallatratt tarafından tiyatroya uyarlandı. İzleyen kişilerin kafasında oluşan belki de en önemli soru şu: Bir “korku tiyatrosu” mümkün olabilir mi? Öncelikle oyunun bir özetini vererek başlayalım.
Oyun, yaşlı Arthur Kipps'in geçmişte yaşadığı ve ruhunu hapseden korkunç olayları ailesine ve arkadaşlarına anlatarak bu anılardan kurtulma çabasıyla başlar. Kipps, hikayesini etkili bir şekilde sunabilmek için profesyonel bir aktör kiralar. Sahneleme sürecinde Aktör genç Kipps'i canlandırırken, gerçek Kipps ise geçmişinde karşılaştığı Bentley, Samuel Daily ve Bay Jerome gibi diğer karakterlere hayat verir. Oyun, boş bir tiyatro binasında, minimal dekor ve ses efektlerinin hayal gücüyle birleştiği bir "oyun içinde oyun" yapısıyla ilerler.
Genç Arthur Kipps, hukuk bürosundaki patronu Bay Bentley tarafından, yeni vefat eden müvekkilleri Alice Drablow'un miras işlerini halletmek üzere Crythin Gifford kasabasına gönderilir. Kasabaya vardığında, bölge halkının Mrs. Drablow'un adı geçtiğinde derin bir sessizliğe büründüğünü ve bir şeylerden gizlice korktuğunu fark eder. Mrs. Drablow'un yaşadığı Eel Marsh House, anakaraya sadece sular çekildiğinde ortaya çıkan ve "Dokuz Canlı Geçit" (Nine Lives Causeway) olarak bilinen tehlikeli bir yolla bağlı, izole bir malikanedir.
Mrs. Drablow'un cenazesi sırasında Kipps, kilise bahçesinde siyahlar içinde, yüzü korkunç bir hastalıkla erimiş gibi görünen, zayıf bir kadın görür. Yanındaki Bay Jerome'a bu kadını sorduğunda, Jerome dehşet içinde kalır ve kadını görmediğini iddia ederek konuyu kapatmaya çalışır. Kipps, işini tamamlamak için malikaneye yerleştiğinde, malikanenin etrafını saran yoğun deniz sisi ("fret") ve bataklığın tekinsiz atmosferi içinde tuhaf tıkırtılar, çığlıklar ve sislerin arasından gelen hayali bir at arabası kazasının seslerini duymaya başlar.
Kipps, evde bulduğu eski mektupları incelediğinde, Mrs. Drablow'un kız kardeşi Jennet Humfrye'ın trajik hikayesini öğrenir. Jennet, evlilik dışı bir çocuk dünyaya getirmiş ancak toplumsal baskılar nedeniyle çocuğunu ablası Alice'e evlatlık vermek zorunda kalmıştır. Jennet'in çocuğu Nathaniel, bir gün bakıcısı ve at arabasıyla birlikte Dokuz Canlı Geçit'ten geçerken yoğun siste yoldan çıkmış ve bataklığa gömülerek can vermiştir. Jennet, oğlunun ölümünü malikanenin penceresinden çaresizlik içinde izlemiş ve bu acı, yerini derin bir nefret ile intikam hırsına bırakmıştır.
Kasabanın yerlisi Samuel Daily, Kipps'e acı gerçeği açıklar: Siyahlı Kadın (Jennet'in hayaleti) her görüldüğünde, kasabadan bir çocuk trajik bir şekilde ölmektedir. Jennet, kendi çocuğunun kaybının acısını, diğer insanların çocuklarını ellerinden alarak çıkarmaktadır. Kipps, evdeki son gecesinde bataklığa çekilen bir köpeği kurtarmaya çalışırken hayaletle yüz yüze gelir ve onun "yıkıcı bir nefret" yayan varlığını bizzat hisseder.
Kipps, olaylardan yıllar sonra eşi Stella ve küçük oğlu Joseph ile bir parkta mutlu bir gün geçirirken Siyahlı Kadın'ı tekrar görür. Bir at arabası kazası gerçekleşir; oğlu anında ölür, eşi ise aldığı yaralarla bir süre sonra hayatını kaybeder. Hikâye sona erdiğinde, yaşlı Kipps ve Aktör tiyatrodaki provayı bitirirler. Kipps, Aktör'e "Siyahlı Kadın" rolünü oynayan oyuncuyu nereden bulduğunu sorar. Aktör'ün, sahnede kendilerinden başka hiç kimsenin olmadığını ve herhangi bir kadın görmediğini söylemesiyle, hayaletin provada da gerçekten orada olduğu anlaşılır.
Bu oyundaki en önemli husus, Bay Kipps’in başından geçen olayları anlatarak bir çeşit rahatlama ya da arınma yaşamak istemesidir. Bunun için de tiyatro güzel bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Aktör ve Bay Kipps bazı durumlarda reji kabinini de devreye sokarak olayları bize anlatmaya çalışır. Bay Kipps çeşitli rollere bürünüyor ve karşısındaki Aktör bize Kipps’in duygularını yaşatmaya, daha doğrusu anlatmaya çalışıyor. Bizi de bir yüzleşmeye davet ediyor.
Korku türü bir atmosfer işidir. O büyüyü bozacak herhangi bir çıkıntılık, bütün emeği mahvedebilir. Bu yüzden çok dikkatli ve çok özenli olmalı, aynı zamanda gereksiz hiçbir elementi de ortaya koymamalıdır. Tiyatroda bu nasıl kotarılabilir? Elimizde ışıklar ve sesler var, ki en önemli unsurlar diyebiliriz. Kostümler, makyaj, dekor diğer sayabileceğim özellikler. Tabi bunlar da önemli ama ilki kadar değildir diyelim. Oyunculuk ve reji yorumu kesinlikle en önemli bir diğer unsurlar olmalı.
Peki, bu oyunda ne gördük? Sahne hizasında ve çok çeşitli açılarda ışıklandırmalar, karanlık bir tülle kapatılmış arka sahne. (Bu sayede evin içini esrarlı bir perde arkasında görüyoruz.) Dönem kostümleri, sisler, projeksiyon. Hepsi de birbiriyle uyumlu idi. Haliyle bu oyuna bir reji başarısı demek kesinlikle mümkün. Peki, korkutma nasıl oluyor?
Yüksek seslerle. Bir anda yükselen sesler, tıkırtılar, devrilen eşyalar, derinden gelen sesler. Bunların hepsi bizi o atmosfere dahil ediyordu.
Son olarak metin biraz daha iyileştirilebilir miydi diye düşünüyorum. Çünkü hayalet öyküsü yalnızca kendi çocuğu kendisinden koparıldığı için tüm çocuklardan aldığı intikam şeklinde kodlanmış. Her ne kadar zor olsa da, hayaletle yani Alice ile özdeşleşebilmemiz ve bu yarı-ölü hali anlayabilmek mümkün olabilir. Çünkü,
Hayaletler, davası kapanmamış kişilerdir. İllaki, kapatmak için boyutlar arasında gezer, yine gelir.
Son olarak, bu oyunun oyuncuları, Erdinç Doğan ve Gökçe Yurtsal’ı ve “Siyahlı Kadın” olarak Nazlı Özdemir’i, rejisörü Mesut Turan’ı candan tebrik eder, başarılarının devamını dilerim.
Hepinize güzel ve “safe” günler dilerim.