Bir savaş daha oluyor, bir çocuk daha ölüyor. Yıllar geçiyor, teknoloji gelişiyor. Savaş insan gücünden füzelere, SİHA’lara evriliyor. Ama değişmeyen tek bir gerçek var: Masum insanlar ölüyor.
2026 yılı dünyada birçok kötü ana şahitlik ediyor. Donald Trump dış politikada sert mesajlar veriyor. Venezuela Cumhurbaşkanını ve eşini ülkelerinden tutuklayarak (Delcy Rodrıquez bu tutuklanmayı kaçırma olarak nitelendirdi) cezaevine atıyor. İran, bölgesel gerilimler kapsamında belirli hedefleri vuruyor. Türkiye’de ise Hatay Dörtyol’da hava sahasına giren silahlı bir cisim Hava Kuvvetleri tarafından etkisiz hâle getiriliyor. Her gün yeni bir “son dakika” bildirimiyle uyanıyoruz. Ekranlarda kayan alt yazılar, strateji konuşmaları ile dolu haber kanalları...
Savaşın mantığını anlamakta zorlanıyorum. Bu bir güç gösterisi mi? “Ben de buradayım” deme biçimi mi? Küresel sistemde yer kapma yarışı mı? Devletler için güvenlik, caydırıcılık ve ulusal çıkar kavramları çok iyi açıklanabilir; kendilerini ikna edebilirler. Güç, denge, güvenlik… Ama bir çocuğun hayatını açıklayamaz.
Masalarda başlaması gereken süreçler neden sokaklarda, okullarda, evlerin içinde son buluyor? Diplomasinin varlık sebebi zaten savaşları önlemek değil mi? Tarih boyunca büyük savaşların ardından hep aynı cümle kuruldu: “Bu son olsun.” Oysa masalarda bitmesi gereken işler, çoğu zaman masalara hiç uğramadan silahların gölgesine bırakılıyor.
Daha da yorucu olan ise savaşın “güzellemeleri”. Bombalanan bir okul için yapılan ideolojik savunular… Sivil kayıpların dini, millî ya da stratejik gerekçelerle normalleştirilmeye çalışılması… “Kurban”, “kutsal dava”, “kaçınılmaz bedel” gibi ifadelerle masumların ölümünün normalleştirilmesi… Hangi inanç, hangi ahlak sistemi, hangi hukuk düzeni silaha hiç dokunmamış bir çocuğun ölümünü normalleştirebilir?
Savaş çoğu zaman karar vericilerin masasında başlar; ama bedelini masalardan çok uzak, ellerine bir kez bile silah almamış siviller öder. Oysa her kurşun bir insan hayatıdır; bir annenin evladıdır, bir çocuğun geleceğidir.
Teknoloji ilerledikçe savaşın daha “temiz” olacağı söylenmişti. Akıllı füzeler, hassas hedefleme sistemleri, insansız hava araçları… Ama görünen o ki teknoloji savaşın vicdanını geliştirmiyor. Sadece yöntemini değiştiriyor.
Belki de asıl soru şu: Savaş gerçekten kaçınılmaz mı? Güç göstermek için başka yollar yok mu? Uluslararası sistem, çatışmayı değil iş birliğini ödüllendirecek şekilde yeniden kurgulanamaz mı?
Bir savaş daha oluyor, bir çocuk daha ölüyor. Ve biz hâlâ savaşın mantığını anlamaya çalışıyoruz.
Belki de asıl mesele savaşın mantığını değil; barışın cesaretini konuşmaya başlamaktır. “Savaş; yüreklilik değil, korkaklıktır.” der Bertrand Russell. Savaş, aklını kullanmak istemeyenlerin başvurduğu bir yoldur. Bir sivilin daha ölmediği, silahların masumlara yönelmediği, sorunların masada çözüldüğü bir gelecek umarım mümkündür.