Yaralı bir at neden vurulur? Çünkü artık koşamaz, iyileşemez ve yaşadıkça yalnızca daha fazla acı çeker. Kırlarda özgürce koşmak için yaratılmış bir canlı için koşamamak ne anlama gelir? Bundan sonra yaşasa ne olur? Ya da gerçekten bu şekilde yaşayabilir mi? Her geçen gün özgürlüğünü kaybetmiş bir bedenin içinde yavaş yavaş tükenir, hırçınlaşır. İşte bu yüzden sahibi onu bu acıdan kurtardığında ona darılmaz; belki de sonunda huzur bulmuş bir ruhun sessizliğiyle gözlerini kapatır. Çünkü bazen yaşamın kendisi değil, acının son bulması bir kurtuluştur.
“O atı çok severdim. O an büyükbabamdan nefret ettim. Ayağa kalkıp yanına gittim, yumruklarımla bacaklarını dövmeye başladım… kendisinin de Nellie’yi çok sevdiğini ama onu vurmaya mecbur olduğunu söyledi. Ona yapabileceğim en büyük iyilik buydu, dedi. Onu ızdırabından kurtarmanın tek yolu buydu…”
Roman alışılmış anlatının tersine, sonunu saklamaz; aksine daha en başta okura söyler. Okuyucu hikâyenin nasıl biteceğini bilerek okur. Böylece yazar, okuyucuya asıl önemli olanın sonucun kendisi değil, o sonuca götüren süreç olduğunu hatırlatır. Atları da Vururlar tam da bu noktada etkileyici bir anlatı kurar.
1930’lar… Büyük Buhran’ın pençesindeki Amerika. Açlık ve işsizlik her köşe başındayken insanlar için umut kapısı olan ‘ayak nasırı karnavalları’ veya daha az tehdit edici şekliyle dans maratonları. Yarışmacılar için dans maratonuna katılmak, başlarının üzerinde bir çatı ve bol miktarda yiyecek anlamına gelmekteydi. Birçok işsiz Amerikalı ekmek kuyruklarında umutsuzca beklerken veya açken, maraton yarışmacıları, o dönemde günde 12 öğün yemek ve yatacak yere sahipti. Ne büyük bir fırsat! Yarışmanın sonunda verilecek para ödülü ya da küçük ev hediyeleriyle de bulunması o dönem için tabi ki imkânsız bir fırsat. Diğer bir çekici yanı ise izleyicilerin, Büyük Buhran’ın sert gerçekleri arasında, kendilerinden bile daha zor durumda olan insanların yavaş yavaş tükenişini seyrederken, acıma ve üstünlük duygusunu aynı anda tatma imkânı bulmasıydı. Üstelik sadece 25 centlik giriş ücretiyle hem ucuz hem cazip hem de “eğlenceli” bir şekilde sunuluyordu.
"Onların acı çekmesini ve ne zaman düşeceklerini görmek için geliyorlardı. Favorilerinin hayatta kalıp kalmayacağını görmek istiyorlardı."
Dans maratonlarının karanlık ve acımasız iç yüzü işte tam burada yatıyordu. Çaresiz yarışmacılar ve bir an olsun kendi çaresizliklerini unutmaya çalışan izleyiciler arasındaki çarpıcı paralellik... Bu yarışmalarda, umutsuz, işsiz insanlar günlerce, haftalarca dans pistinde veya kapalı bir koşu parkurunda mücadele ederek, ayakta kalan son yarışmacı olup en büyük para ödülünü kazanmayı umuyorlardı. Çiftler halinde dans eden yarışmacılar, ara vermeksizin aylarca süren bir maratona katılmak zorundaydılar; en uzun olanı tam beş ay sürmüştü. Bir saat içinde yalnızca 15 dakikalık kısa molalar veriliyor, bunun dışında durmaksızın dans etmeleri bekleniyordu. “Dans etmek” kelimesi çoğu zaman büyük bir abartıydı; bitkin katılımcılar çoğunlukla ayaklarını sürüyerek veya ağırlıklarını kaydırarak ayakta kalmaya çalışıyor, dizlerinin yere değmemesi için yorgun ve kemiksiz partnerlerini zor da olsa tutuyorlardı. Bu şekilde, her türlü temel ihtiyaçlarını dans ederken gidermek zorundaydılar; yemek yemek, gazete okumak, örgü örmek, partnerin boynuna asılan aynayla tıraş olmak, mektup yazmak. Dizlerin yere değmesi diskalifiye anlamına geliyordu. Sonuçlar tabi ki acımasızdı bu yoğun mental ve bedensel yorgunluk yarışmacıların 'çılgına dönmelerine yol açıyor', halüsinasyonlar görüyor, histerikleşiyor, zulüm sanrıları yaşıyorlar ve intihara meylediyorlardı.
İşte bu acımasız ve tükeniş dolu atmosferin ortasında yolları kesişen Gloria ve Robert. Birbirine zıt iki karakter. Gloria hayata karşı öfkeli, sinirli ve karamsar bir ruh haline sahiptir. Dünyaya karşı kırgın, insanlara karşı mesafeli; herkesten ve her şeyden nefret eder. Yaşamı yalnızca katlanmak zorunda olduğu bir yük olarak görür. Ölmeye cesareti olmadığı için yaşamaya devam eden, yorgun ve tükenmiş bir ruhtur o.
“Ama cesaretim olsaydı ne yapardım size söyleyeyim: Pencereden atlardım ya da kendimi tramvaydan aşağı atardım.”
Robert ise aynı çaresizliğin içinde bambaşka bir duruş sergiler. O da yoksul, o da tükenmişliğin pençesinde; fakat yine de hayata tutunmaya çalışan, mücadeleci ve umutlu bir karakterdir. Gloria karanlığı ve durağanlığı temsil ederken, Robert o karanlığın içinde hâlâ bir ışık arayan, hareketten ve umuttan vazgeçmeyen bir karakterdir. Robert, Gloria’nın taşıdığı o ağır acıya en yakından tanıklık eden kişidir. Çünkü onun tek arkadaşıdır. Bazen ona kızar, bazen onu anlamaya ve içinde bulunduğu karanlıktan çıkarmaya çalışır. Ama çoğu zaman Gloria’ya hak vermekten kendini alamaz.
“Haklı, dedim kendi kendime. Onu ızdırabından kurtarmanın tek yolu bu.”
Gloria’nın yüzünde ilk kez huzurlu bir ifade vardı. Acı içinde değildi, huzurluydu ve gülümsüyordu.
“Onu ilk kez gülümserken görmüştüm.”
Ama bu mahkeme için önemli değildi.