AGUNews

Haziran 2026, Sayı 105

Anılar Sadece Beyinde mi Saklanır? Bir Solucanın Sırrı ve Kalp Nakli Hikâyeleri

Anılar Sadece Beyinde mi Saklanır? Bir Solucanın Sırrı ve Kalp Nakli Hikâyeleri

Hiç “kelebekler midemde uçuşuyor” dediniz mi? Peki ya bir arkadaşınızın yanında olmasanız bile onun üzüntüsünü içinizde hissettiğiniz oldu mu? Beden ile zihin arasındaki sınır, sandığımızdan daha bulanık. Hatta bazı bilim insanları, anılarımızın sadece beynimizde değil, tüm bedenimize yazılıyor olabileceğini sorguluyor. Başını kaybettikten sonra yeniden beyin oluşturan bir solucanın davranışlarını kısmen koruması ya da yeni bir kalple birlikte değiştiği bildirilen insan hikâyeleri… Tek başına değerlendirildiğinde sıra dışı, belki de doğaüstü olaylar ancak, birlikte okunduğunda ise aynı soruya işaret eder: Hafıza yalnızca beyinde mi sınırlıdır, yoksa bedenin tamamına yayılan daha geniş bir biyolojik örgütlenmenin parçası mı?

Planarya deneyleri 1950’ler-60’larda büyük ses getirmişti. Ancak sonraki yıllarda birçok bilim insanı aynı sonuçları elde edemedi. Yani bu bulgular, bilim dünyasında hâlâ kesin kabul görmüş değil. Ama yine de soruyu sordurdukları için önemliler: Hafıza sadece sinir hücrelerinde mi, yoksa vücudun başka yerlerinde de iz bırakır mı? Küçük bir yassı solucan düşünün: başı kesildiğinde yalnızca hayatta kalmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni bir beyin üretebiliyor. Yassı solucanların (özellikle Planarya türü) vücutlarının kesilen veya kopan parçalarından eksik organlarını ve dokularını tamamlayarak tamamen yeni bir canlı oluşturmasına rejenerasyon (yenilenme) ile üreme diyoruz. Ama şaşırtıcı olan şu ki; bazı deneylerde bu yeniden oluşan beyin, önceki öğrenilmiş davranışların izlerini kısmen koruyor. Bu gözlem, 20. yüzyılın ortalarında James V. McConnell’ın planaryalar üzerinde yaptığı çalışmalarla daha da tartışmalı bir hal aldı. McConnell, eğitilmiş solucanların öğütülüp diğerlerine yedirilmesiyle öğrenilmiş davranışların aktarılabileceğini öne sürdü ve hafızanın RNA benzeri moleküllerde kodlanabileceğini iddia etti. Bu yaklaşım, kısa sürede “memory RNA” tartışmalarını doğurdu ve yüzlerce araştırma girişimine ilham verdi. Ancak daha sonra deneylerin büyük kısmı tekrarlanamadı ve bu hipotez bilimsel literatürde marjinal bir konuma geriledi. Buna rağmen McConnell’ın ortaya attığı temel problem ortadan kalkmadı: “Bir anı biyolojik olarak tam olarak nerede saklanır?” Nörobilim bu soruya “engram” kavramı üzerinden yanıt verir. Engram, bir hafızanın beyinde bıraktığı fiziksel ve fonksiyonel izdir; tek bir hücreye değil, dağıtılmış nöral ağlara karşılık gelir.

Engram, Kunz ve Axmacher’e göre yalnızca tek bir nöral iz değil, birden fazla düzeyde birlikte çalışan bir sistem olarak tanımlanır. Bu sistem; sinaptik bağlantıların güçlenmesi ve belirli hücre gruplarının seçici olarak devreye girmesi gibi yapısal değişimleri, nöral osilasyonlar ve senkronizasyon gibi işlevsel dinamikleri ve molekülerden ağ düzeyine uzanan çok katmanlı bir organizasyonu içerir. Bu nedenle hafıza, beynin tek bir bölgesine sıkışmış bir “lokal iz” olarak değil, dağıtılmış fakat kendi içinde tutarlı çalışan bir ağ yapısı olarak görülür.  Lashley’nin erken dönem çalışmalarında öne sürdüğü “lokalizasyonun imkânsızlığı” fikri, modern nörobilimde büyük ölçüde bu yaklaşımı güçlendirerek, belirli nöron gruplarının doğrudan aktive edilmesiyle unutulmuş anıların geri çağrılabildiğini ve hatta yeni/yanıltıcı anıların oluşturulabildiğini göstermiştir; bu da engramın yalnızca bir korelasyon değil, aynı zamanda nedensel olarak işlev gören bir hafıza birimi olduğunu düşündürür. Bu noktada planaryalar tekrar önem kazanır. Çünkü burada yalnızca sinapslar değil, tüm bir sinir sistemi yeniden inşa edilir.

Shomrat ve Levin’in deneylerinde, başı tamamen çıkarılan planaryalar yeniden oluşturulan beyinleriyle daha önce öğrendikleri davranışları kısmen koruyabilmiştir. Bu sonuç, “hafıza beyinde mi saklanır?” sorusunu basit bir yer değiştirme probleminden çıkarır.
Peki eğer engram yalnızca mevcut nöral bağlantılardan ibaretse, sistem tamamen sıfırdan kurulduğunda bu bilgi nasıl korunmaktadır? Son yıllarda nörobilim, sinir sistemi ile diğer organlar arasındaki sınırların sanıldığı kadar keskin olmadığını göstermektedir. Bu yaklaşımın en net örneklerinden biri nörokardiyolojidir. Goh ve arkadaşlarının araştırmalarına göre kalp ve beyin arasında sürekli ve çift yönlü bir iletişim ağı bulunur: beyin hasarı kardiyak ritim bozukluklarını tetikleyebilirken, kalp hastalıkları da bilişsel performansta düşüşe ve duygulanımda belirgin değişimlere yol açabilir. Bu etkileşim yalnızca klasik sinir iletimiyle sınırlı değildir; otonom sinir sistemi refleksleri, hormonal düzenlemeler, natriüretik peptidler ve bağışıklık sistemi aracılı sinyaller birlikte çalışarak bu iki organ arasında çok katmanlı bir biyolojik iletişim oluşturur. Bu nedenle kalp, artık yalnızca kan pompalayarak değil, aynı zamanda nöroendokrin ve sistemik regülasyon ağının kritik bir düğüm noktası olarak değerlendirilmektedir.

Bu durum Kalp naklinin yalnızca biyolojik bir müdahalenin yalnızca fizyolojik sonuçlarla sınırlı kalmadığını; bazı durumlarda davranış, duygu ve kimlik algısına kadar uzanan değişimlere yol açabileceğini gösterebilir. Nakil sonrası bazı alıcıların yeni tercihleri, duygusal dalgalanmaları ve benlik algısında kaymaları oluştuğu bildirilmiştir. Bu gözlemler zaman zaman “donör belleği” ya da “hücresel hafıza” gibi spekülatif kavramlarla açıklanmaya çalışılsa da, bu yaklaşımlar güncel nörobilimsel çerçevede güçlü bir kanıta dayanmamaktadır. Bu değişimler kulağa “acaba organla birlikte kişilik de aktarılıyor mu?” sorusunu getiriyor. Ancak bilim insanlarının büyük çoğunluğu, bu tür hikâyelerin kanıtlanmış bir mekanizması olmadığını ve asıl nedenin travma sonrası uyum süreci, bağışıklık baskılayıcı ilaçların yan etkileri veya psikolojik beklenti olabileceğini söylüyor. Yani kalp nakli mucizevi bir “bellek transferi” değil, ama bize beden ile zihnin ne kadar iç içe olduğunu hatırlatan güçlü bir örnek. Bununla birlikte, klinik düzeyde tekrar eden bu değişim örüntüleri önemli bir noktaya işaret eder: organ nakli, yalnızca bir organın değiştirilmesi değil, homeostatik ve psikolojik sistemlerin yeniden dengelendiği bütüncül bir biyolojik yeniden organizasyon sürecidir. Bu durum, beden ile zihnin birbirinden bağımsız modüller değil, sürekli etkileşim halinde çalışan tek bir sistemin farklı düzeyleri olduğunu daha görünür hale getirir. Güncel nörobilim verileri hafızanın beyinde, dağıtılmış engram ağlarında temsil edildiğini güçlü şekilde destekler. Ancak planaryalardaki rejenerasyon, epigenetik bellek mekanizmaları ve organlar arası biyokimyasal iletişim, daha geniş bir soruyu açık bırakır: Bir deneyim yalnızca nöronlarda mı yaşanır, yoksa tüm organizmaya mı yazılır?

Bu sorunun cevabı henüz net değildir ancak kesin olan bir şey var:
Hafızayı yalnızca “beyin içinde bir yer” olarak düşünmek, artık yeterli bir açıklama üretmiyor. Hafıza, tek bir yerde saklanan bir “şey” olmaktan çok, sürekli yeniden kurulan bir süreç olabilir. Eğer böyleyse, Bir anı, beynimiz olmadan da var olabilir mi?


Studies mentioned in this article

1.     McConnell, J. V. (1962)

Memory transfer through cannibalism in planarians. Journal of Neuropsychiatry, 3(Suppl. 1), 42–48.

2.     Shomrat, T., & Levin, M. (2013)

An automated training system reveals long-term memory in planarians after decapitation. Journal of Experimental Biology, 216(8), 1371–1379.

https://doi.org/10.1242/jeb.080218

3.     Kunz, L., & Axmacher, N. (2018)

Neural plasticity techniques. In R. Menzel & J. H. Byrne (Eds.), Handbook of Behavioral Neuroscience (Vol. 27, pp. 481–501). Academic Press.

4.     Lashley, K. S. (1950)

In search of the engram. Symposia of the Society for Experimental Biology, 4, 454–482.

5.     Liu, X., Ramirez, S., Pang, P. T., Puryear, C. B., Govindarajan, A., Deisseroth, K., & Tonegawa, S. (2012)

Optogenetic stimulation of a hippocampal engram activates fear memory recall. Nature, 484(7394), 381–385.

https://doi.org/10.1038/nature11028

6.     Ramirez, S., Liu, X., Lin, P. A., Suh, J., Pignatelli, M., Redondo, R. L., Ryan, T. J., & Tonegawa, S. (2013)

Creating a false memory in the hippocampus. Science, 341(6144), 387–391.

https://doi.org/10.1126/science.1239073

7.     Goh, F. Q., Tan, B. Y. Q., Yeo, L. L. L., & Sia, C. H. (2025)

The heart‑brain axis: Key concepts in neurocardiology. Cardiology Discovery, 5(2), 162–177.

https://doi.org/10.1097/CD9.0000000000000156

8.     Liester, M. B. (2020)

Personality changes following heart transplantation: The role of cellular memory. Medical Hypotheses, 135, Article 109468.

https://doi.org/10.1016/j.mehy.2019.109468

9.     Meaney, M. J., et al. (2004) – Epigenetic mechanisms in memory

(Example study mentioned generally in the text)

Weaver, I. C. G., Cervoni, N., Champagne, F. A., D’Alessio, A. C., Sharma, S., Seckl, J. R., Dymov, S., Szyf, M., & Meaney, M. J. (2004). Epigenetic programming by maternal behavior. Nature Neuroscience, 7(8), 847–854.

https://doi.org/10.1038/nn1276



GALERI