Üniversite hayatı çoğu zaman bize hızlı hareket etmeyi öğretir. Son teslim tarihlerini yönetmeyi, sorumlulukları dengelemeyi ve yorgun olsak bile üretken kalmayı öğreniriz. Günün sonunda ise üretkenlik, konuştuğumuz temel dil hâline gelir; sonuçlara, başarılara ve gözle görülür ilerlemeye her şeyin üzerinde değer verilir.
Bazı günler bu tempoyu sürdürmenin stresi daha ağır hissedilir. Motivasyon düşer, odaklanmak zorlaşır ve en basit görevleri bile yerine getirmek mevcut enerjimizden daha fazla çaba gerektirir. Bu anlar akademik ortamlarda nadiren dile getirilir. Başarı, hırs ve gelecek hedefleri açıkça konuşulur; ancak duygusal yorgunluk, yılgınlık ya da sınıflara bizimle birlikte giren o sessiz ağırlık hakkında konuşmaktan çekiniriz.
Dışarıdan bakıldığında herhangi bir sıkıntı belirtisi yoktur. Ödevleri zamanında teslim eder, beklentileri karşılar ve derslere katılıyormuş gibi görünürüz. Oysa iç dünyamızda, entelektüel meraktan, öğrenme isteğinden ve bazen kendimizden bile kopmuş olabiliriz. Hızla değişen bir toplumda yavaşlamayı gerektiren her şey, sanki bir başarısızlık gibi algılanabilir.
Öğrenmenin her zaman aktif ve coşkulu olması gerektiğine dair söylenmeyen bir varsayım vardır. Oysa öğrenme her zaman enerjik değildir. Hayatın bazı dönemlerinde gelişim yavaş olabilir, bağlantı kurmak zorlaşabilir ve ilerleme hemen görünmeyebilir. Bu yüzden bazen sadece orada olmak, yeterli ve anlamlı bir başarıdır. Duygusal yorgunluk arttığında, bir zamanlar keyif aldığımız dersler bile bize uzak gelebilir. Sürekli motive olma baskısı bu kopuşu derinleştirir ve eğitimi deneyimlediğimiz bir süreç olmaktan çıkarıp katlanmak zorunda kaldığımız bir şeye dönüştürür.
Bunu kabul etmek, hırstan ya da sorumluluktan vazgeçmek anlamına gelmez; insan olduğumuzu, birer makine olmadığımızı kabul etmek anlamına gelir. İnsan olmanın duygusal, belirsiz ve geçişlerle dolu doğasıyla yüzleşmek zorundayız. Bu gerçeği görmezden gelmek hem faydasızdır hem de duygusal iyilik hâlimiz açısından genellikle ters etki yaratır.
Burada netleşen şey şudur: Farklı baskılar çoğu zaman aynı sonuca yol açar. İster başarıya takıntılı bir yaklaşım olsun ister sessiz bir tükenmişlik, sonuç aynıdır; merakımızdan, yaratıcılığımızdan ve kendimizden uzaklaşırız. Değerimizi deneyimlerimizle değil, çıktılarımızla ölçmeye başlarız. Bir durumda sıkılmaya, kararsızlığa ya da üretken olmamaya izin vermeyiz; diğerinde ise yorgun, üzgün ya da bunalmış hissetmeye. Bu iki sessizlik de büyümeyi farklı şekillerde sınırlar.
Belki de ihtiyacımız olan şey daha az çaba değil, daha fazla dürüstlüktür. Kendimize ve birbirimize karşı dürüst olmak... Mücadele etmemizin potansiyelimizi ortadan kaldırmadığını; mola vermemizin ilerleme yeteneğimizi azaltmadığını; “iyi hissetmemek” hâlinin nankörlük, yetersizlik ya da isteksizlik değil, hayatın yoğun talepleri içinde insan olmanın doğal bir sonucu olduğunu kabul etmek.
Üniversite yalnızca bilgi edinilen bir yer değildir; aynı zamanda insanın kendisiyle nasıl yaşayacağını öğrendiği bir yerdir. Bu öğrenme, ne zaman dinlenmeye, sabra ya da anlayışa ihtiyaç duyduğumuzu fark etmeyi de içerir. Üretkenlik elbette önemlidir, ancak kendimize izin verdiğimiz tek dil olmamalıdır.