Bizim bildiğimiz uzay dışında dünyada da bir uzay olduğunu da biliyor muydunuz? Bu nasıl olabilir diyebilirsiniz ama okyanuslar da bir gizlilikler diyarı. Bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok şeyi içinde barındıran okyanuslar eğer konuşsaydı kim bilibize hangi sırlarını anlatırdı. Neredeyse Dünya var olduğu andan bu zamana kadar bilgi biriktiriyor olması aslında belki de Dünyanın en eski bilgisine su ile ulaşabileceğimiz anlamına gelir mi acaba? Okyanusların Dünya’nın %71’ini oluşturması ve haritalara bakılınca %80’i hala keşfedilmemiş bir mücevher gibidir. En basitinden düşündüğümüzde yıllar önce denizde kaybolan bir eşyayı barındıran, ayrıca okyanusun koyu köşelerinde batmış olarak bilinen bir gemi vardır: Titanik. Bizim bilmediğimiz daha neler olabileceğini düşündüğümüzde bunların tarihi, konularını ve birçok bilgiyi öğrenebileceğimiz çok gizli bir hazineye sahiptir okyanuslar.
Yakın tarihlerden biraz daha uzaklaşıp devletlerin ilk inşa ettiği gemilerin ve denizlerde savaşların olduğu zamanlara geldiğimizde bizim bilmediğimiz birçok bilginin saklı olduğunu düşünmek çok ilginçtir.
Peki suyun bir hafızası varsa ve biz suyun bu özelliğini ve nasıl sudan bilgi öğrenebileceğimizi öğrenseydik şu an dünya nasıl bir yer olurdu? Ya da bunu keşfedebilmek gerçekten mümkün müdür? Bence gelecekte veya yakın bir zamanda bunu keşfedebiliriz.
Peki biraz da okyanusun hiç bilinmeyen ve keşfedilmemiş derinliklerine indiğimizde ne ile karşılaşırız? Okyanusların keşfedilmemiş yerleri bulunurken bunları keşfetmek istesek neler bulurduk? Okyanusun en derinlerini keşfedememiş olmamızın başlıca nedenleri basıncın çok olması ve gün ışığının derinlere kadar ulaşamaması sayılabilir. Peki ama bu kadar derinde herhangi bir ışık olmadan basınca karşı bu canlıların yaşamasını sağlayan şeyler nelerdir? Işık olmasa bile bu canlılar kendi adaptasyon özelliği olan biyolüminesans ile kendi ışıklarını üreterek hayatta kalırlar. Okyanus derinliklerinde canlı miktarının az olması sebebiyle kendi ışıklarını üreten bu canlılar bunu avlarını çekmek için kullanırlar. Okyanusun derinliklerinde yaşayan bu balıklar bildiğimiz balıklardan farklı olarak jelatinimsi veya esnek vücut yapılarına sahiptir. Peki bu canlılar nelerdir derseniz: fener balığı, barreleye balığı, kağıt balığı, blobfish, dumbo ahtapotu, vampir kalamar, dragonfish, fırfırlı köpekbalığı ve daha birçok tür daha. Eğer bu hayvanları bilmiyorsanız kesinlikle bir fotoğraflarına bakmanızı öneririm. Bunlar içinden en çok dikkatimi çeken galiba barreleye balığı oldu. Şeffaf bir kafaya sahip olan barreleye balığı gözleriyle yukarı bakıp ışığı yakalama özelliğine sahiptir. Bir diğer balığımız ise kağıt balığı kendisi 11 metreye kadar uzayabilen boyuyla dünyanın en uzun kemikli balığıdır. Balıklar arasında en ilginç görünüşlü balık olan blobfish derinlerde jelatinimsi yapısıyla basınca uyum sağlar ama yüzeye çıkarıldığında şekilsiz bir görünüme sahip olur. Görünümü nedeniyle çirkin balık olarak da adlandırılır. Ayrıyeten burnu andıran yüz şekli nedeniyle insan suratına da benzetilmektedir. Ve daha bir çok değişik özelliğe sahip balık çeşitleri bulunmaktadır. Peki bu balıkların derin ve karanlık okyanuslarda yaşamalarını sağlayan ana özelliklerine geldiğimizde ışık olmamasına rağmen biyolüminesans yani kendi ışığını üretme yeteneğiyle hayatta kalırlar. Bu adaptasyonları ayrıca kendi avlarını çekmek için kullanılır. Bu balıkların çoğunda gördüğümüz jelatinimsi veya esnek vücutları onların basınca uyum sağlamalarında yardımcı olur. Aslında okyanus derinliklerine baktığımızda uzay gibi bir bilinmezliğe sahiptir.
Peki bu kadar büyük ve yakın bir bilgi kutusuna sahip olduğumuz okyanuslar neden bu kadar ilgi çekmiyor ve bilinmezliklerle dolu olarak yaşamaya devam ediyor. Okyanusların içindeki gizli özelliklerden bize ve Dünya’ya olan etkilerine geldiğimizde okyanuslar aslında iklimler üzerinde en güçlü etkiye sahiptir. Yeryüzünün %71’ini kaplayan okyanuslar iklim değişikliğinin etkilerini “geciktiren” bir tampon görevi görüyor. Bu şekilde fazla ısının büyük kısmını emerek atmosferin aşırı ısınmasını engelliyor. Sıcak ve soğuk su akıntıları, tıpkı dev bir konveyör bant gibi, ısıyı tropiklerden kutuplara taşıyor. Bu sayede Avrupa’nın ılıman iklimi, Pasifik’in muson düzeni gibi pek çok bölgesel iklim şekillenir. Okyanuslar emilim özellikleri ile insan kaynaklı karbondioksitin önemli bir kısmını emiyor. Bu da atmosferdeki CO2 birikimini yavaşlatıyor ve küresel ısınmayı yavaşlatıyor. Okyanusların CO2 ve ısının büyük bir kısmını emmesi okyanusların ısınmasına neden oluyor, bu da bazı balık türlerinin göç yollarını değiştirmesine ve bazı bölgelerde biyolojik çeşitliliğin azalmasına bazı bölgelerde artmasına neden oluyor. Bir diğer sonuç ise özellikle Arktik ve Antarktika’da buz kaybının hızlanması ve bu da deniz seviyesinin yükselmesine ve kıyı bölgelerinin risk altına girmesine neden olması.
Peki ama denizlerin altını merak eden ve oraya ulaşmak için çaba veren ilk kişi kimdir? İlk olarak 1620’lerde Hollandalı mucit Cornelius Drebbel tarafından denemesi yapıldı. Denizaltı 5 metre derinliğe inebildi. Bu aracı yaparken İngiltere Kralı’nın desteği ile gerçekleştirmiş olması ise ona daha çok güven vermiştir. Drebbel’in denizaltısı kürekle hareket ediyordu, yani tamamen insan gücüne dayanıyordu. İlk modern denizaltı 1800’lü yılların sonunda İrlanda asıllı ABD’li mühendis John Philip Holland tarafından “Fenian Ram” ismiyle icat edildi. Osmanlı döneminde ilk denizaltı İbrahim Efendi tarafından 1719 yılında yapıldı. 1776 yılında Amerikan mucit David Bushnell tarafından yapılan “Turtle” isimli denizaltı ilk askeri amaçlı kullanılan denizaltıdır. Bu denizaltı Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında İngiliz gemilerini batırmak için tasarlanmıştır. Çalışma yöntemi denizaltıların mantığına benzer şekildeydi. İnsan gücüyle pervaneleri hareket ettiriyordular. Diğer bir gemiye saldırmak içinse içerideki mürettebat geminin altına yaklaşır ve patlayıcıyı gövdeye sabitlemeye çalışırdı. Lakin ilk saldırı girişimi başarısız oldu. Çünkü İngiliz gemisinin bakır kaplı gövdesine patlayıcı sabitlemek mümkün olmadı. Ama bu deneme tarihteki ilk askerî denizaltı saldırısı olarak kayda geçti. Ama ilk kez bir gemiyi batırmayı başaran denizaltı Osmanlı devleti olmuştur.
Zaman geçtikçe denizaltıları savaşın gölgesinde anıldı; oysa onların asıl gücü, bilinmeyenleri görünür kılmak ve bilinmeyenleri ortaya çıkarmaktı. Denizaltılar bize derinliklerin sessizliğini hatırlatıyor. Denizin derinliklerinde kaybolan bir gölge gibi, insanlığın merakı da hep daha derine inmeyi sürdürecek. Belki de en büyük keşif, derinliklerde değil, içimizde saklıdır.